NEDEN SENDİKA, NASIL BİR SENDİKA?

Sevgili kamu emekçileri, sevgili tarım orman işkolu çalışanları;

“Sendika...” denilince sıklıkla “Ne farkları var ki, hepsi aynı!…”, “Hepsi ayrı bir siyasi düşünceye yaslanmış!…”, “Hepsi siyasetin atlama taşı olmuş!…”, “Çalışan hiç birinin umurunda değil!…”, “Hepsi kendi siyasi düşüncesinin iktidar olmasını bekliyor…” vs gibi benzer soru ya da değerlendirmelerle karşılaşırız.

Aslında verilen bu cevaplar ve ulaşılan bu yargılar pek çok yanıyla doğrudur.

Ve işin ilginç yanı, bu tepkisel ve karamsar algı biçimi işverenin de oluşmasını istediği algının ta kendisidir. İşverenin, hangi siyasi parti iktidar olursa olsun, çalışan üzerinde oluşturmaya çalıştığı algı aynen böyledir. Hepsinin aynı olduğu, hepsinin siyaset yaptığı, hepsinin kişisel (siyasal) çıkarları peşinde koştuğu, çalışanın hiçbirinin umurunda olmadığı algısının oluşumu işveren adına son derece uygun bir atmosferin oluştuğu anlamına gelir. Yani, mevcut duruma işveren açısından bakılacak olursa istenen ve beklenen sonuç alınmıştır.

İşverenin, kendi siyasi düşüncesi etrafında ve/veya dümen suyunda giden insanlarca oluşturulmuş bir sendika ile iş yaşamını düzenlemeyi istemesi kendi adına son derece doğru ve mantıklıdır. Çünkü her işveren sendikalar arasındaki gerçek farkın anlaşılmasını engellemek adına her olanaktan faydalanmak ister. Ve kendi istediği biçimde oluşmuş bir sendika için özel gayret sarf eder. Bu şekilde oluşturduğu sendikaların gerçek yüzünü ortaya çıkarmamak için de yukarıda sözünü ettiğimiz algının oluşumuna gayret eder.

Mantıklı olmayan ise işverenin özel bir çaba ile üretmiş olduğu bu algıyı, çalışanların önemli bir bölümünün mutlak doğru saymasıdır. Ve bu nedenle sendikalar arasındaki gerçekte var olan farkı anlayamamasıdır.

“Dünyadaki, özellikle gelişmiş demokrasilerdeki ve Ülkemizdeki sendikalar arasında ne farklar vardır?” sorusuna vereceğimiz yanıt sanıyorum bu konudaki kafa karışıklığımızı giderecektir.


SENDİKA TİPLERİ

Dünyada pek çok sendika olmakla birlikte bilinen iki tip sendika vardır. Bu iki tip sendikanın bizde de bire bir yansımaları vardır.

Birinci tip sendikalar bugünün Memur Sen’i, (bizim işkolumuzdaki karşılığı Toç Bir Sen’dir), geçmişin Kamu Sen’i gibi (bizim işkolumuzdaki karşılığı Türk Tarım Orman Sen’dir), işverenin desteklediği ve büyüttüğü sendikalardır. Memur sendikacılığı tarihine bakıldığında benzer sendikaların varlığını her zaman görmek mümkündür.

İşveren genel olarak bu tip sendikaların varlık sebebidir ve genel olarak o siyasi düşünceyi temsil eden bürokratik mevkilerdeki kişileri eliyle kurulmuş, kurdurulmuşlardır.

Bu nedenle, bu tip sendikalar, siyaseten bağlı olduğu siyasi düşünce iktidarda olduğu sürece kendini aktif ve işlevsel bulur. Ve bu tip sendikaların çalışan lehine kazanım beklentisi ancak kendi işvereni ile kurmuş olduğu gönül bağı ile mümkündür. Böyle bir sendika, gönül bağlısı olduğu partisinin iktidarda olması durumunda, artık kendisi de iktidardır. Çalışma yaşamını iktidar adına dizayn etmeye kalkar. Toplu sözleşme masasında ise işverenin sevimli çocuğudur. Şirin ve sevimliliği ile kazanım elde etmeye çalışır. Bu esnada işverenin gücünü kendi gücüymüş gibi gösterme çabası ile örgütlülüğünü büyütmeye çalışacaktır.

İşin doğası gereği işveren de bu tip sendikaları sever, sıkça yüreklendirir ve lehinde tavırlar sergiler. Bu tip sendikalar, işverenin kendi hesapları doğrultusunda yapmış olduğu düzenlemeleri, işverenle yapmış olduğu işbirliğini sendikal kazanımmış gibi sunmayı ve böbürlenmeyi de sever. 

Bugün Toç Bir-Sen de (Memur Sen) aynen böyle yapmaktadır. Örneğin; “TARGEL personelinin iki büyük sorunundan biri olan kadro sorunu, Memur-Sen ve Toç Bir-Sen’in büyük gayretleri ve mücadelesi sonucunda 2011 yılında yayımlanan 632 sayılı KHK ve 2013 yılında yayımlanan 6495 sayılı kanunla sona ermiştir. Yaklaşık on bin civarında sözleşmeli TAR-GEL çalışanımız Toç Bir-Sen’in gayretleriyle kadroya geçirilmiştir.” diyebilmektedir[1].

Memur Sen ve benzeri sendikalara, sağda da solda da fark etmez, pek çok örnek bulmak mümkündür.

Bu tip sendikalara, yani varlığını ve gücünü siyasi bir partiye bağlılığında ve iktidar olması durumunda o siyasi parti üzerindeki duygusal etkisine dayandırmaya çalışan sendikalara, genel anlamda “Yandaş/Sarı/Sahte Sendika” denilmektedir.

Diğer sendika tipi ise gücünü emeğin örgütlü gücünden alan sınıf sendikalarıdır. Bu tip sendikalar; işveren-çalışan ilişkisini emek-sermaye ilişkisi olarak gören ve bu ilişkinin uzlaşmaz bir çelişki yumağı olduğunu düşünen, hem işverenden yana hem de çalışandan yana olmanın mümkün olmadığını bilen, bu nedenle her durumda çalışandan yana tavır koyan sendika tipidir.

Bu tip sendikalar gücünü emeğin örgütlü gücünden alırlar ve “grev” aracını kullanmaktan da asla çekinmezler.

Ancak grev aracını etkili bir şekilde kullanabilmenin ön şartı grev yaptığın iş kolunda işi önemli ölçüde durdurabilmektir. Aksi takdirde çalışanın örgütlü gücünün grev aracı yoluyla işverene hissettirilmesi yeteneği kendiliğinden yok olur.

İşte bu nedenle her işveren değişikliğinde işverenin hedefindeki sendika hiç değişmez. Çünkü bu tip bir sendika ile masaya oturulması durumunda çalışanın haklı taleplerinin karşılığı alınmadan o masadan kalkmak diye bir seçenek yoktur. Çünkü karşıda, gerçek anlamda sendika gibi davranan örgütlü bir yapı vardır ve bu tip bir sendikanın dayandığı tek güç çalışanın örgütlü gücüdür. Bu tip sendikalara da Sınıf (Emek) Sendikaları denilmektedir.

Avrupa tipi demokrasinin kaynağı da bu tip sendikaların vermiş olduğu sınıf mücadelesidir.

Ancak bu tip sendikaları çalışanların bilinç düzeyinin geliştirdiği asla unutulmamalıdır. Eğer çalışan, kendisinin emeğiyle geçinen bir sınıfa ait olduğunu, çıkarlarının bu sınıfın çıkarlarıyla örtüştüğünü kavrayamazsa,  kazanımlarının ancak “ya hep beraber ya da hiç birimiz” düsturu içinde davranarak elde edileceğini farkına varamazsa ve sendikal tercihini sınıfsal bir tercih olarak emekten yana olan sendika lehine kullanamazsa sınıfsal tavır geliştirememiş demektir.  Böylelikle kendi çıkarlarına olan çözümü üretecek olan sınıfsal yapıya güç vermemiş ve çözümü siyasi iktidarın insafına bırakmış olur... 

NEDEN SENDİKALI OLUNMALIDIR?

Sendikayı, en yalın haliyle: “emeğiyle geçinenlerin (emekçilerin) ekonomik, sosyal, demokratik hak ve çıkarlarını, kazanmak, korumak ve geliştirmek amacıyla oluşmuş sınıf örgütleridir.” şeklinde tanımlamak mümkündür.

Bir çalışanın kendi sınıfsal çıkarlarına hizmet eden böyle bir yapının dışında kalması teorik olarak mümkün değildir.

Kaldı ki; 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun 28. maddesi gereğince, yetkili sendika “…toplusözleşme, toplusözleşme ikramiyesi istisna olmak kaydıyla, tüm kamu çalışanları adına…” imzalanmaktadır. Yani; siz her hangi bir sendikanın üyesi olsanız da olmasanız da yetkili sendika tüm çalışanlar adına yetki kullanmaktadır. Eğer yetkili sendikayı, sendikal anlayışınız gereği, onaylamıyorsanız sendikasız olmanız fiili bir anlam taşımamaktadır. Bunun anlamı genel seçimlerde boş oy kullanmak gibidir. Nasıl seçimi kazanan parti geçersiz ve boş oyları dikkate almıyorsa yetkiyi sizin adınıza kullandığını iddia eden sendika da sendikasız olanların kendisini onaylayıp onaylamadığına bakmamaktadır.

Örneğin, 2014 yılı verileri ile toplam 2.670.000 kamu çalışanın yaklaşık %60’ı sendikalıdır. Çalışanların yaklaşık %10’a denk gelen, 240.000’i KESK’te örgütlüdür. Sendikasızların oranı ise %40’dır. İşveren eliyle kurulan ve büyütülen Memur Sen’in temsil oranı ise %33,5 civarındadır[2]. Eğer üye sayısı en çok olan sendikayı onaylamıyorsanız, sendikal anlamda onayladığınız bir sendika mutlaka vardır ve mutlaka o sendikaya üye olunmalıdır.

SENDİKAL TERCİH NASIL YAPILMALI?

Çalışanlar sendikal tercihlerini yukarıda tanımlanan iki sendika tipini göz önünde bulundurarak yapmalıdırlar, yapabilmelidirler…

Çalışanlar eğer sendikal örgütlenmeyi bir sınıf örgütlenmesi olarak görebilirlerse ve bu örgütün gücünü emeğin örgütlü gücünden alması gerektiğini düşünürlerse; “emeğin sağı-solu, dili, dini, ırkı yoktur, emek sömürüsü dünyanın her yerinde aynıdır…” diyebilirlerse, içinde olmaları gereken sendika Tarım Orkam Sen'dir, KESK’tir.

Çalışanlar eğer sendikayı bir sınıf örgütlenmesi olarak görmez veya görmek istemezse, “benim siyasi önceliklerim var…”; “işveren çok güçlü, ben neyim ki işveren karşısında…”, “işveren ne eylerse güzel eyler…” vs. diyebiliyorsa gitmesi gereken sendika pek çoktur. Siyasi rengine göre seçilebilir, iktidar olup olmamasına göre seçilebilir, gücün gölgesine sığınmak için seçilebilir, tayini için seçilebilir, terfisi için seçilebilir, cemaati için seçilebilir, vs. vs için seçilebilir…

Ancak unutulmamalıdır ki sendika seçimi bir sınıf örgütlenmesi şeklinde algılanmazsa, TARGEL gibi, denge tazminatının emekli keseneğine tabii olması gibi, taşeronlaşmanın önlenmesi gibi, artan vergi oranları ile giderek maaşların eksilmesi gibi en temel sorunların çözümü de inşallaha, maşallaha ve her seferinde bir başka bahara bırakılmış olur...

SENDİKA SİYASET İLİŞKİSİ

Yukarıda da sıklıkla söylendiği gibi, sınıfsal dayanışmanın ürünü olan sınıf sendikalarını her hangi bir siyasi parti veya iktidar partisi ile duygudaşlık anlamında ilişkilendirmek mümkün değildir.

Kapitalist sosyoekonomik sistem içinde ve bu sistemin üretmiş olduğu siyasi partiler ile sınıfsal temelli bir ilişki içinde olmak mümkün değildir. Bu nedenle sınıf sendikaları bağımsız, özerk, demokratik yapılar olmak zorundadır.

Ancak sendikanın temel söyleminin emekten, haktan, özgürlüklerden, alt gelir gruplarından yana tavır koyan her siyasi partinin söylemiyle çakışması, hatta zaman zaman örtüşmesi de kaçınılmazdır. Bu durum sendikanın o parti veya partiler ile organik bir bağ içinde olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki o siyasi partinin iktidar olması durumunda da işveren-çalışan ilişkisi ve bu durumun üretmiş olduğu temel çelişki bitmiş olmayacaktır[3].

Kamu emekçileri sendikal hareketinin bağımsızlığı, sınıf mücadelesinin ön koşuludur. Bu nedenle sendikalar sınıfsal mücadelenin aracı ve zemini olarak devletten, sermayeden ve onun bütün kurumlarından  bağımsız  olarak örgütlenmek ve mücadele etmek zorundadır.


SIK DÜŞÜLEN YANILGILAR

Sıklıkla “KESK’in de sol bir iktidar geldiğinde diğerleriyle aynı davranacağını” söyleyenler bulunmaktadır.

Geçmişte bunu doğrular gibi görülen uygulamalar da olmuştur. Ancak bu durum o günün koşulları içinde sol partilerin (SHP, CHP veya DSP) tercihinden çok insanların durumu böyle okumalarından kaynaklanmıştır.

Aynı dönem içinde KESK'in yapmış olduğu eylemlere bakılacak olursa adı geçen partilerle aralarında hiç bir gönül bağının olmadığı çok net bir şekilde görülebilir. Ki bu partiler de zaman içinde bu durumun farkına varmış olmalı ki onlar da kendi siyasi eksenleri etrafında dönen, kendilerine siyaseten bağlı sendikalar oluşturmuşlardır. Yani adı geçen partilerin iktidar olmaları durumunda hangi sendikaları büyüteceklerini bugünden görmek çok zor değildir.

Sıklıkla “1980 öncesi sendikaların yıkıcı faaliyetlerinden” söz edilmekte, “sendikaların kontrolsüz taleplerle devlete, millete zarar verdikleri” söylenmektedir.

Kapitalist ekonomilerde “işveren” ve “çalışan” üretim sürecinin vazgeçilmez taraflarıdır. İşveren yoksa çalışan, çalışan yoksa işveren yoktur.  İkisinden biri yoksa üretim yoktur. Dolayısıyla, sağlıklı işleyen bir üretim süreci için her iki tarafın da birbirinden bağımsız olarak var olmaları ve üretim sürecini sürdürmeleri gerekir. “Yıkıcı, yok edici sendikal faaliyet algısı” işverenin çok işine yarayan bir algıdır. Ancak bunca işsizlik, yoksulluk koşullarında işvereni yok etme pahasına bir sendikacılık sosyoekonomik sistemin doğasına aykırıdır.

Kapitalist ekonomilerde en örgütlü sınıf kapitalist sınıftır. Kapitalist sınıf kapitalist sosyoekonomik sistemi inşa ederek zaten kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda bir devlet sistemini inşa etmiştir. Eğer diğer sosyal sınıflar üretimden gelen hak ettiği payı alma konusunda örgütleri aracılığı ile kapitalist sınıf üzerinde bir baskı oluşturamazsa kapitalizm alabildiğine vahşileşmektedir. 18. ve 19 y.y. içinde Avrupa ve Amerika’da tanık olduğumuz, günümüz Türkiye’sinde de işçi ölümleri ve açlık pahasına sürdürülen üretim süreci ile canımızı yakan durum aynı durumdur.

Dolayısıyla kapitalist sınıf üzerinde demokratik baskı oluşturabilecek, adil bir paylaşımın zeminini oluşturacak yegâne yol sosyal sınıfların örgütlenmesi ve örgütleri aracılığı ile siyaset kurumu üzerinde demokratik baskı oluşturabilmesidir. Ancak bunun siyaset kurumunun üretmiş olduğu yandaş sendikalar eliyle mümkün olamayacağı tarihsel olarak da ortadadır.

Kaldı ki; yandaş sendikacılık sendikanın işverenleşmesi, işverenin sendikalaşması gibi bir açmazı üretmekte, sendika işvereni, işveren sendikayı dizayn etmeye çalışmaktadır. Bu yapıdan özlemini çektiğimiz Avrupa tipi demokrasi kesinlikle çıkmaz. Avrupa tipi demokrasi: özerk örgütleri aracılığıyla toplusözleşme masasına oturan ve denk güçler halinde sürdürülen müzakereler esnasında ortaya çıkan iklimin adıdır.

SONUÇ OLARAK

Biz, “çalışan-işveren” ilişkisine siyasi yakınlık olarak değil “emek” ve “sermaye” tarafları, “işveren” ve “çalışan” tarafları olarak bakarız. Aralarındaki çıkar çatışması temel çelişkisi üzerinden bakarız. Yani, işverenle çalışanın çıkarlarının ortaklaşmasının mümkün olmadığı gerçekliği üzerinden bakarız. Ve bu nedenle çalışanın, gücünü üretimden gelen gücünden alan bir sınıf örgütlenmesi içinde olması gerektiğini düşünürüz.

Biz sendikaları, demokratik süreçleri işleterek oluşturulmuş örgütsel yapıları içinde, üyelerinin hak ve çıkarları doğrultusunda mücadele veren kurumlar olarak görürüz. Bu nedenle sendikalar sermayeden, devletten ve emek düşmanı tüm siyasal yapılardan bağımsız olmalıdır.

Hangi siyasi parti iktidar olursa olsun, devlet memurları açısından duruma bakıldığında “çalışan-işveren” olma durumu asla değişmeyecektir. Yani biz hiçbir zaman işveren olmayacağız. Bu nedenle hiçbir zaman işveren tarafında yer alamayız.  Almayacağız…

Bu nedenle SİYASİ sendikacılık değil, bu nedenle ETNİK sendikacılık değil, bu nedenle DİN sendikacılığı değil…

Bu nedenle SINIF sendikacılığı, bu nedenle KİTLE sendikacılığı…

GREVLİ TOPLU SÖZLEŞMELİ SENDİKA İÇİN TARIM ORKAM SEN’DE ÖRGÜTLENELİM!

YAŞASIN KESK, YAŞASIN TARIM ORKAM SEN!...



[1] Oysaki 632 Sayılı KHK’nin, 12 Haziran 2011 genel seçiminden bir hafta önce, 4 Haziran 2011 günü, alelacele, çok kötü bir metin olarak yayınlandığını hepimiz dün gibi hatırlamaktayız. Seçim öncesi, diğer tüm siyasi partilerin, 657 Sayılı DMK, 4/B maddesi gereği “Sözleşmeli Personel” olarak çalışanların tümünün 4/A kapsamında “Memur” statüsüne geçireceklerini, bir seçim vaadi olarak ilan etmeleri üzerine, Adalet ve Kalkınma Partisi, 150.000’den fazla çalışan ve yakınlarının oyu kaygısıyla, bu düzenlemeyi yapmak zorunda kalmıştır.

6495 Sayılı Kanun ise yine 30 Mart 2014 yerel seçimlerine doğru yaklaşılan bir dönemde çıkarılmıştır. Atanmış oldukları halde 4 Haziran sonrası işe başladıkları gerekçesiyle 632 sayılı KHK kapsam dışı bırakılanların açmış oldukları davalarının Danıştay aşamasına ulaştığı bir dönemde, yerel seçimlerinde yaklaşmış olması nedeniyle, yine oy kaygısı ve hukuki zorunluluk nedeniyle, torba kanun içine atılarak bir çözüm üretilmeye çalışılmıştır. Bunların içinde Memur Sen’in (Toç Bir Sen) samimi gayretleri olabilir. Buna itirazımız yoktur. Ancak bunların hiç biri Memur Sen’in doğrudan iradesiyle ortaya çıkmış sonuçlar değildir. Doğrudan irade ile ortaya çıkan sonuç toplu sözleşme masasında alınan sonuç veya grev ve eylemlerinizle alınan sonuçtur. Dolayısıyla bu kazanımlardan Memur Sen’e hiçbir pay çıkmaz. Eğer ortada bir kazanım varsa o da, ağır aksak da olsa var olan seçim demokrasisinin bir kazanımıdır.

[2] Tarım-Orman işkolunda çalışan sayısı 72.860 kişidir. Çalışanların %74’ü sendikalıdır. TOÇ Bir Sen’de örgütlenme oranı: %50,5, Tarım Orkam Sen’de örgütlenme oranı %4,5’dir.

[3] Ancak sendikaların zaman içinde partileştiği ve kendi sınıf egemenliği doğrultusunda mücadele verdiği örnekler de tarihte mevcuttur.

 

Adakale Sokak, Ada apt. No: 8/13 Yenişehir – ANKARA
Telefon : 0312 430 5811 - Faks : 0312 430 1563
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Tarım Orkam Sen | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Yazılım: Hatırnaz Yazılım