Cuma, Ağustos 19, 2022
Ana SayfaGenelGıda Krizi Raporu

Gıda Krizi Raporu

GIDA
İnsanlar tarafından yenilen ve içilen bütün ürünlere gıda diyoruz. İnsanın bugün gıda olarak tükettiği ürünlerin her birinin çok kadim bir tarihi söz konusudur ve bu tarihsellik gıdaya olağanüstü anlamlar katmıştır. Toplumlar nezdinde gıdanın kutsallığı söz konusudur. “Nimete hürmet” çok eski bir toplumsal etik ilkesidir. Gıdalar bu hürmeti sadece insanın maddi varlığını idame ettirdikleri için değil, manevi varlığına yaptıkları katkı nedeniyle de görmüşlerdir. Aşurenin, çiğköftenin, un helvasının toplumsal bellekte çok önemli bir anlamı söz konusudur. Bu anlamıyla gıdalar kültür ve tarih taşırlar. Bu tarih toplumsal olduğu kadar bireysel bir tarihtir de. Hangimiz çocukluk döneminde yediğimiz bir gıdayı uzun yıllar sonra yediğimizde o anıları tekrar yaşamıyoruz ki… Sonuç olarak insanın bugün tükettiği gıdalar büyük bir toplumsal emek ve ekolojik bir evrim sonucunda anlam yüklüdürler. Kapitalizm her alanda olduğu gibi ilk çabasını gıdayı da meta olarak tanımlamakla yapıyor. Gıdayı alınıp satılan bir meta olarak tanımlamak ilk saldırıdır o nedenle kapitalizme ilk karşı çıkışımızın bu noktada olması gerekiyor.

GIDA KRİZİ

Kriz, öncelikle tıp alanında “aniden ortaya çıkan bir hastalık durumunu veya hastalıklı durumun baş edilemez duruma gelme hali” için kullanılan bir kavramken birçok alanda kullanılmaya başlanmıştır. Sosyal bilimlerde ise aniden “ortaya çıkan kötü durum, buhran, bunalım” anlamlarında kullanılıyor. Bir kavram olarak gıda krizinin aniden ortaya çıktığını söylemek oldukça güç, son yıllarda gıda krizi olarak tanımlanmasındaki esas faktör “tehlikeli, katlanılamaz duruma gelmiş olmasından “kaynaklanmaktadır.
Gıda krizi mevcut koşullarda toplumun gıdaya erişmesinde yaşanan krizi – çöplerden, uzayan kuyruklardan, gıda temin etme çabalarını – tanımlasa da, krizin oldukça önemli bir ayağı da toplumun sağlıklı gıdaya erişme sorunudur. Gıda krizini bu iki başlık altında değerlendirmek daha gerçekçi olacaktır.

Harriet Friedmann , Philip McMichael tarafından dünya sisteminde yaşanan tarımsal değişimleri ve dönüşümleri açıklamak için kullanılan “gıda rejimi” kavramı ülkemiz içinde bir okuma lambası işlevi görebilir.
1870-1930 yıllara tarihlenen 1. Gıda Rejimi –kolonyal- İngiltere’nin hegemonyası altında biçimlenmiştir. Avrupa devletleri sömürgeleştirdikleri topraklardan gıda ihtiyacını sağlamak için kolonilerin kendi kendine yeten tarımsal sistemini dağıtmış ve kendi devletleri için ihtiyaç duydukları tarımsal ürünleri ürettirmişlerdir. Osmanlı topraklarında ve Mısır topraklarında bu yolla pamuk üretimi artırılmıştır. Sömürgelerden gelen hayvansal ve bitkisel ürünlerle İngiliz sermayesi daha da büyümüştür. Günümüzde özellikle Afrika gibi yerlerde yaşanan gıda krizi tamamen bu müdahalelerle ilgilidir. Sömürge öncesi Afrika topraklarında kuraklığa dayanıklı ve kendi toplumsal ihtiyaçlarına cevap olan yerel gıda sistemi sömürgeci ülkeler tarafından parçalanmış, toplum açlığa terkedilmiştir.
1947-1970 yıllarına tarihlenen İkinci Gıda Rejimi; Daha çok ABD hegemonyasında gelişen bir süreçtir. Büyük Bunalım ve sonrasında gelen kriz yıllarından en fazla etkilenen ülke olan ABD’nin bunalıma çare olarak geliştirdiği tarım politikasıyla tarımsal ürünleri desteklemesi teknolojik gelişmelerle birleşince tarımsal üretimde bir patlama yaşanmıştır. Bu dönem “yeşil devrim” ya da yeşil kapitalizm olarak anılan gübre ve hibrit tohumların yaygınlık kazandığı yıllara denk geliyor. Bu yıllarda Avrupa tarımsal üretimde yeniden kendine yeten bir konuma gelirken ABD ihracatçı olarak öne çıkıyor hatta üretim fazlasını bazı ülkelere önce yardım olarak gönderiyor. Gerekli desteklemelerden uzak olan “az gelişmiş” ülke üreticileri bu gelişmeler karşısında tarımsal üretimden uzaklaşıp ucuz iş gücü haline gelmiş, ülkeleri ise tarımsal üretimde ithalatçı konuma getirilmiştir.
Üçüncü Gıda Rejimi 1972 yılları sonrası döneme denk gelmektedir. Ulus ötesi şirketler rejimi olarak ifade edilen bu dönemde tarımsal üretim ulus ötesi şirketlerin kontrolüne girmiştir. Bu ulus ötesi şirketler, sermayenin kolektif çıkarlarını temsil eden İMF,Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası örgütlerin de yardımıyla, gelişmekte olan ülke tarımlarını kendi kapitalist birikim süreçleri için gerekli gördükleri ürünleri üretmeye mecbur bırakmışlardır. Bu dönemde temel gıda üretimi ABD, Avrupa Birliği gibi kapitalist sistemin merkezi olan ülkelerde yoğunlaşırken diğer ülkeler temel gıda üretiminden uzaklaştırılmış, süpermarket zincirlerinin gereksinim duyduğu yüksek değerli turfanda sebze, meyve, çiçek gibi ürünlerle tarımsal sanayinin gereksinim duyduğu kanola vb. gibi sanayi ürünleri üretimine yönlendirilmişlerdir.

1-Toplumun Sağlıklı Gıdaya Ulaşamaması Anlamında Kriz
1.1-Endüstriyel Kirlilik

Tarımsal üretimde kullanılan ilaç kalıntılarının, endüstriyalizmin yarattığı kirliliğin sağlıklı gıdaya ulaşmayı imkânsız hale getirdiği her geçen gün daha da netleşmektedir. Yaşamımızı idame ettirmek için aldığımız gıdalar zehir haline gelirse burada beslenme faaliyetinden değil intihar eyleminden bahsediyor oluruz. Nitekim Ergene ve Antalya gibi çevresel kirliliğin ve tarımsal ilaç kullanımının yaygın olduğu bölgelerde yapılan çalışmalarda kanser vakalarının bu bölgelerdeki kirlilik ve ilaç kullanımı ile paralel olarak arttığı tespit edilmiştir. Tarım faaliyetleri dışındaki endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan kirlenmeler sağlıklı gıdaya ulaşmayı engelleyen temel faktörlerdendir. Ergene havzasında olduğu gibi endüstriyalizmin yarattığı kirliğin yol açtığı gıda bulaşıları sağlıklı gıdaya ulaşımı imkânsız hale getirmektedir. En son Avrupa çöplerinin Çukurova’ya taşınarak burada doğaya salınması sonrası bölgedeki su ve toprak örneklerinde yapılan analizlerde normal toprağa göre ağır metallerin 30 kat, dioksinlerin 400 bin kat fazla olduğu tespit edilmiştir. Bu kimyasalların kanserojen etkisi yapılan her yeni bilimsel çalışmayla daha fazla açığa çıkmaktadır. Bu kirliliğin sularımıza, bitkilere, hayvanlara ve insanlara ulaşacağı unutulmamalıdır.

1.2 Yetersiz Denetim
Toplumun sağlıklı gıdaya ulaşmasından sorumlu olan Tarım ve Orman Bakanlığının uygulama ve mevzuat çalışmalarından da anlaşılacağı gibi önceliği toplum sağlığı değil “Endüstrinin kar marjıdır”. Toplumun sağlıklı gıdaya ulaşması amacıyla tarlada, pazarda, fabrikada, markette denetim yetkisi bulunan Tarım ve Orman Bakanlığının bir simitçi ile milyon dolarlık bir şirkete uyguladığı idari yaptırım miktarı aynıdır. Etkin bir denetim sistemi kurmak yerine rakamsal hilelerle “şu kadar denetim yaptık” demekle yetinilmektedir. Hal böyle olunca uygulanan idari yaptırımlar simitçinin evini yıkarken gıda alanında faaliyet yürüten büyük şirketler için sinek vızıltısıdır ve hiçbir caydırıcılığı bulunmamaktadır. Gıdaların içine konulduğu kap ve ambalaj malzemesinden gıdaya olan bulaşmalara dönükse bakanlığın herhangi bir denetim planı bulunmamaktadır.
Kapitalizm ikinci gıda rejiminde hibrit tohum ve kimyasal gübreler açlığı bitirecek diye müjdelerken, üçüncü gıda rejiminde GDO’lu ürünler açlığı bitirecek gelişme olarak müjdelemektedir. Kapitalizmin her yeni müjdesinin büyük toplumsal yıkım olduğunu tarihsel geçmişinden aşinayız. Türkiye’de ithaline izin verilen GDO’lu ürünlerin ülke içindeki hareketi yeterince denetlenmemekte yem amacıyla ithal edilen ürünler başka alanlarda kullanılabilmektedir. İçerdiği GDO oranı % 1 in altında olan ürünler GDO’lu değil sadece GDO bulaşmış ürün olarak kabul edilmekte böylece GDO’lu ürünler yaygınlaştırılmaktadır.

2-Toplumun Yeterli Gıdaya Ulaşamaması Anlamında Kriz
2.1 Enflasyon
Kapitalizm bir kriz yaratma sistemi olarak çabasının büyük bir bölümünü “kriz yönetimi” denen sürece aktarmaktadır. Bu süreç sonundaki yoğun sermaye transferleri krizin nedenleri konusunda özellikle takip etmemiz gereken izlerdir. Türkiye de güvenirliğini yitiren TÜİK bile 2017 yılından itibaren ÜFE TÜFE dengesinin üreticiler aleyhine bozulduğunu gözler önüne seriyor. 2021 yılında % 80 ile % 36 gibi oranda açıklanan ÜFE TÜFE açıkça bir sermaye transferinin itirafıdır. Ülkede gıda krizinin temel nedenlerinden biri hayvansal ve bitkisel üretim gerçekleştiren kesimlerden yüksek vergiler aracılığıyla servet transferidir. Bu servet transferlerinin vergi afları, geri ödemesiz krediler, uçuk ihalelerle yandaşlara yapıldığı her yurttaşın malumudur. Özetle belirtmek gerekirse ülkede gıdanın ulaşılamaz olmasının en temel nedeni bu servet transferidir. Tarımsal üretimde kullanılan akaryakıt, enerji, gübre, tarımsal ilaçlar vb girdilere yapılan fahiş zamlarla toplumun ve üreticilerin elindeki, avucundaki maddi olanaklar yandaş sermayenin kazanına aktarılmakta, toplum gıdaya ulaşacak maddi olanaklardan mahrum kalmaktadır. Mazot, elektrik, gübre fiyatlarında yaşanan devasa enflasyon üreticilerin bu girdilerde yapacağı kısıtlama ile önümüzdeki yıllarda da verim kaybına neden olacaktır. Yine yem, saman fiyatlarındaki artış süt için beslenen hayvanların bile kesime gönderilmesine neden olmuştur. Enflasyon tüm toplumu olduğu gibi emekçileri de fakirleştirmiş emekçiler uzun yıllar boyunca eriyen maaşları ile gıda krizini en ağır şekilde yaşamaktadırlar.
2.2 Savaş ve Çatışma Ortamı

Türkiye de Kürt sorunundaki savaş politikalarının yarattığı ekolojik tahribat gıda krizinin diğer nedenlerinden biridir. Bölgede daha çok doğal ve mera hayvancılığının yapıldığı bilinen bir gerçektir. Özellikle yaylacılık bu hayvansal üretimde başat unsurdur. Hayvansal üretimde kullanılan yem fiyatları 2020 yılandan itibaren % 300 artmışken topluma özellikle hayvansal gıdaların daha düşük maliyetlerle üretilme koşulları da ne yazık ki operasyonlar ve çatışmalar nedeniyle imkansız hale gelmiştir. Bölge köylerde yaşayan insanların azımsanmayacak bir kesimi yeniden can güvenliği nedeniyle şehirlere dönmüştür.
2.3 Tüketici ve Üretici Arasında Kopan Bağlar
Gıdaların üreticilerden tüketicilere ulaştırılma sürecinde kurulan haksız kazanç sistemi gıda krizinin önemli bir ayağı olmaktadır. Mevcut gıda fiyatlarının üreticiden çıkışı ile tüketiciye ulaşan seviyeleri arasında uçurum söz konusudur. Örneğin meyve sebze hallerinde belirlenen resmi komisyon oranı % 8 iken üreticiden alınan komisyon oranları % 25’lere kadar çıkmaktadır. Sonuç olarak gıda fiyatları marketlere ulaşana kadar üreticinin sattığı fiyatın 4,5 katı fiyatlara ulaşmaktadır. Üretici ile tüketicinin arasında kopan bu bağ sağlıklı gıda üretimini de sekteye uğratmaktadır. Çünkü üretici gıdayı bir insana değil bir boşluğa üretmekte ve gerekli özeni göstermemektedir.

Gıdaların üretildikleri yerlerde tüketimini değil uzun yolculuklar boyunca taşınması esasına göre dizayn edilen gıda endüstrisi hem maliyetleri artırmakta hem de bu uzun taşıma süreçlerine uygun gıda (meyve, sebze) ürettirerek yerel türleri yok etmekte tarımda bir monokültür dayatmaktadır. Bu konunun çözümü üretici ve tüketicileri bir araya getirecek kooperatiflerde yatsa da, çok kapsamlı zihinsel tartışmalar yapılmadan bu alanda başarı şansı oldukça azdır

2.4 Topluma Değil Endüstriye Üretim

Yukarda Türkiye’de yıllara göre bazı bitkisel ürünlerdeki üretim miktarları (milyon ton) verilmiştir. Grafiğe göre ülkede mısır üretiminde yıllara göre artan bir miktar söz konusu iken arpa gibi hayvan beslenmesinde çok önemli bir yere sahip olan ürünün üretim miktarı düşmektedir. Soya üretimi de yıllara göre 140, 150, 155, 182 bin tonla artmaktadır. Türkiye’de arpada ise son 7 yılda %37’lik bir ithalat artışı söz konusudur. Ülkenin mercimek ihtiyacı kabaca 500 bin ton iken bunun 350 bin ton civarını üreten Türkiye’de 2021 yılında bölgede etkili olan kuraklık nedeniyle üretim 230 bin ton civarında olmuştur.

Ülkede kabaca buğday ihtiyacı 20-21 milyon ton iken üretim 17.6 milyon tonla sınırlı kalmıştır. Sebze üretimi ise grafikten görüldüğü üzere artmıştır. TÜİK verilerine göre Türkiye’nin 2000 yılı buğday ekim alanı 9400.000 hektar iken 2019 yılında ekim alanı 6846000 hektara düşmüştür. Yukarda verilen basit grafikten ilk anlaşılan ülkedeki tarımsal üretimin planlanması toplum ihtiyaçlarına göre değil giderek daha fazla endüstriyalizmin ihtiyaçları esas alınarak yapılmaktadır.
Üçüncü gıda rejiminin az gelişmiş ülkelerdeki temel karakteristik özelliği olan buğday, arpa gibi temel gıda maddelerin üretimi düşürülerek turfanda meyve, sebze, mısır, soya vb endüstriyel ürünlerin üretimi artırılmaktadır. Türkiye buğday, arpa gibi temel besinlerde dışa bağımlı hale getirilmiştir. TÜİK verilerine göre Türkiye’de Tarımsal hammadde ihracat ithalat dengesi 2000 yılında – 1,7 Milyar dolar iken 2014 yılında bu rakam -5 milyara yükselmiştir.2021 yılında hububat ve hububat ürünleri ihracatı 3,8 Milyar dolar iken hububat ve hububat ürünleri ithalatı 4,4 Milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu rakamlarda bize Türkiye’nin üçüncü gıda rejimi içinde kendi temel ihtiyaçlarını ürütmekte gerilerken ulus ötesi şirketlerin taleplerine uygun olarak üretim yaptığını ortaya koymaktadır. Tarımda dışa bağımlı bir ülke olarak gıda egemenliğini de kaybetmektedir. Üreticiler öncelikle ithal ürün baskısıyla maliyetlerin altında satışa zorlanıyorlar, bu yolla tarımsal üretimden el çektirilen köylüler metropollerde ucuz iş gücü ya da işsizler ordusuna katılmaya zorlanıyorlar. Bu sürecin sonunda temel gıda ihtiyaçlarını üretemeyen toplum ise hem dışa bağımlı oluyor hem de endüstriyalizm tarafından yükseltilen gıda fiyatları nedeniyle gıdaya ulaşamaz hale geliyor. Türkiye dünya nüfusun yaklaşık olarak % 1’ini barındırırken, Dünya tarımsal üretiminse % 2 sini üretiyor. Demek oluyor ki ülkemiz iki Türkiye besleyecek tarımsal üretim yapıyor. Fakat ülkemizde açlık sınırının 6.017,85TL (Mayıs 2022) olduğu göz önüne alındığında milyonlarca aç insan söz konusudur.
2.5 Endüstriyalizmin Neden Olduğu İklim Değişikliği
Yukardaki verilere göre temel gıda maddesi olarak kullanılan tahıllarda belli miktarda bir düşüş söz konusudur. Yine kırmızı mercimek, nohut gibi ürünlerde ciddi oranda üretim düşüşü söz konusudur. Düşüşün en önemli nedeni Endüstriyalizmin yarattığı iklim değişikliğine bağlı kuraklıktır, iklim düzensizliğidir. Küresel ısınmanın yağışlar, sıcaklıklar, biyo-florada yarattığı değişimler ve bu değişimlerin gıda üretimine etkilileri gıda krizini her geçen gün daha fazla tetiklemektedir. Mevsim normallerinden farklı seyreden sıcaklıklar tarımdaki böcek, mikroorganizma ve fungusit popülasyonunu değiştirmekte, bozulan ekolojik denge gıda üretiminde verim kayıpları yaratmaktadır. Çıkarılan ya da engellenmeyen orman yangınlarının da Ekolojik dengede yarattığı yıkım yanında hayvansal üretim başta olmak üzere, bal üretimini olumsuz yönde etkilediğini Muğla örneğini yaşayarak öğrendik.
2.6 Topluma Gıda Ulaştıran Kamu Kurumlarının Tasfiye Edilmesi
Tarım satış kooperatiflerinin tasfiye edilmesi, şeker fabrikaları, Et-Balık ve Süt kurumunun süt ve balık alanındaki faaliyetlerinin tasfiye edilmesi sadece üretici cezalandırmak için et ithalatı yapan konuma getirilmesi, toplumda kara gün dostu olarak bilinen TMO’nun sadece ithalata aracılık yapacak kurum haline getirilip depolama faaliyetlerinin bile özelleştirilmesi bu gıda krizinin temel nedenleri arasındadır.

2.7 Yerel Tohumların ve Yerel Türlerin Tasfiye Edilmesi
Endüstriyalizmin talepleri doğrultusunda üretim yapan tarım sistemimizde, daha fazla ürün veren, hastalıklara dayanıklı, taşımaya dayanıklı vb gerekçelerle hibrit tohumların ve hayvansal ırkların tarımsal florayı domine etmesi sonucu yerel tohumlarımız ve yerel hayvansal ırklarımız kaybolmuştur. Uzun yıllar süren evrim sonucunda ülkemizin şartlarına uyum sağlamış bu türlerin ulusüstü şirketlerin etkisiyle yok olması, tarımsal üretimi tehlikelere açık hale getirmiştir. Yerel tohumlar belirli kuraklık koşullarına adapte olmuşken hibrit tohumların bu konuda ne kadar yetersiz kaldığı son yıllarda yaşadığımız verim kayıplarında daha fazla görülmüştür. Hibrit tohumlarla birlikte kullanımı her geçen gün artan kimyasal ilaçların hem artan ekonomik maliyetleri hem de sağlık üzerindeki olumsuz etkileri artmaktadır.
Çözüm Önerileri
1-Acil olarak her haneye açlık sınırı olan 6.391,17 (Haziran 2022) ücretin yasal düzenlemelerle garanti altına alınması
2-Tarımsal üretimde kullanılan girdilerden (mazot, gübre, yem vb) alınan vergiler sıfırlanmalı
3-Tarımsal desteklerin öncelikle kanunda yazan “Milli gelirin %1 inden az olamaz” hükmüne göre ivedilikle %1 oranına çıkarılması daha sonra bu oranın daha da artırılması
4-Tohum yasasının iptal edilmesi, tarımsal desteklemede yerel tohum ekenlere pozitif ayrımcılık tanınmalıdır. Tohumlar üzerinden ya da doğada bulunan biyolojik varlıkların çeşitli işlemlere tabi tutularak patentlenmesi engellenmelidir. Bu konuda patentleme ihtiyacı sadece ulusötesi şirketlerin yerel türlerimizin çalınmasını engelleme amaçlı kamu kurumları tarafından yapılmalıdır.
5-Başta tüketici kooperatifleri olmak üzere kooperatiflerin yaşama geçirilmesi
6-Tarımda kullanılan kimyasalların satışı ve uygulamasında kamu ve kooperatiflerin etkisini artırarak ekolojik yıkıma neden olan kimyasal kirliliğin önüne geçilmelidir
7-Ulusötesi şirket ve temsilcilerinin dayattığı tarım politikalarından vazgeçilmeli toplumsal ihtiyaçlara göre bir tarımsal politika belirlenmelidir.

Tarım Orkam Sen/Tarım ve Ekoloji Çalışma Grubu

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

KESK HABERLER