16 Aralık

2021
image

NEOLİBERALİZM VE SU  1980'lerden bu yana neoliberal politikaların yaşamımızdaki birçok çok alana, özellikle de kamunun elinde tuttuğu alanlara gözünü diktiği bilinmektedir. Bu “göz koyma”, kamuya ait olanların piyasalaştırılması yoluyla hayata geçmektedir. Piyasalaşma ile birlikte, insanca yaşayabilmeleri için devletleri tarafından yurttaşlara bir hak olarak sağlanması gereken hizmetler, kar çemberinin içine itilmiş ve ancak ücretini ödeyebilenlerin ulaşabileceği bir piyasa malı haline getirilmiştir. İnsanca yaşamak için en temel koşullardan biri olan su da, bu çemberin içine çekilen en temel insani ihtiyaçtır. İnsan,  nefes almadan belki 2-3 dakika, susuz birkaç gün, gıdasız ise bir hafta kadar yaşayabilir. Hava, su ve gıda insanların hayatta kalabilmek için ihtiyaç duyduğu en temel, gereksinimleridir. Bu gereksinimler, insanların elinden alındığı ya da erişimleri zorlaştırıldığı zaman, insanca yaşayabilme ya da nihayetinde hayatta kalabilmeleri kısıtlanmış olmaktadır. Suyu bir rant aracı olarak görenler, öncelikle suyun kıt bir kaynak olduğu algısını yaratıp bu yüzden de daha iyi yönetilmesi gerektiği kabulünden yola çıkmaktadırlar. Bu nedenle kamuoyuna yazılı ve görsel bombardıman ile sürekli su tasarrufuna gidilmesi empoze edilmekte, öğütler verilmekte, bununla birlikte suya yapılan zamlarla, su tasarrufunun destekleneceği, su israfının önüne geçileceğinden söz edilmektedir. Oysa dünyada da birçok örnekte görüldüğü üzere özelleştirmelerle desteklenen bu uygulamalar ile çoğu insanın suya erişimi ya zorlaştırılmakta ya da imkânsız hale getirilmektedir. Su, tüm dünyaya aittir. Su “hak”tır. Neoliberal politikalar eliyle, bu hak gasp edilmeye çalışılmaktadır.  26 Kasım 2002 tarihinde yayımlanan Birleşmiş Milletlerin Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi Genel Yorum 15; su hakkının en kapsamlı tanımının yapıldığı uluslararası belgedir. Buna göre herkesin yeterli, güvenli, fizikî olarak ulaşılabilir ve bedeli ödenebilir suya erişim hakkı vardır. Birleşmiş Milletlerce kabul edilen su hakkı kavramı içinde, mevcut su kaynaklarına erişimi sağlama ve keyfi su kesintileri veya su kaynaklarının kirletilmesi gibi müdahalelere maruz kalmamayı; su sağlama sistemi ve insanların su hakkından eşit biçimde yararlanmaları ve su bedellerini ödeyebilmeleri için uygulamaların kamu eliyle yapılmasını, kamunun bunu ulusal strateji ve eylem planları yoluyla hayata geçirmesini ileri sürmektedir (Uyar, 2006). Liberalizasyon kelime anlamıyla “serbestleştirme” dir. Orijinal haliyle “liberalizasyon”, sosyal anlaşmazlıkların önüne geçmek için politik, ekonomik hatta dini düşüncelerin serbestleştirilmesi olarak tanımlanmıştır. Fakat ekonomik liberalizasyon bu tanımla örtüşmemektedir. Aslında, ekonomik serbestleştirme için devletin kısıtlı kontrolünü ya da sıfır kontrolünü ifade eden bu sistem, yeni liberalizm ya da neoliberalizm olarak anılmaya başlanmıştır (Cesano ve Gustafsson, 2000). Ekonomik liberalizasyonun dünya çapındaki örnekleri, bu yöntemin tek taraflı iyiliğini (sermaye için karlı, sermaye için iyi) ortaya koymaktadır. Özellikle konu “su” olduğunda... Çünkü “su” yaşamın temel gereksinimidir. Su bir “hak”tır. Liberalizasyon, serbestleştirme ya da özelleştirme politikaları ile insanlık için yaşamsal öneme sahip olan “su” bir hak olmaktan çıkarılmak istenmektedir. Küresel su siyaseti- ya da yeni-liberal (neo-liberal) su siyaseti ile “su” bir piyasa malı olarak değerlendirilmeye/görülmeye başlamıştır. Su işlerinin liberalizasyonu ile birlikte, bu alan özel sektörün kâr edebileceği, sermaye biriktirebileceği bir alan olarak keşfedilmiş ve ulus ötesi şirketler bu alana girmenin çeşitli yollarını denemişlerdir/denemektedir. Bu ise, su hizmetlerinin kamu hizmetleri dışına bırakılması ile gerçekleşebilecektir. Bu amaçla dillendirilen söylemler, suyun kıt bir kaynak olması nedeniyle iyi yönetilmesi gerektiği, iyi yönetimin ise serbest piyasa koşullarında yani su hizmetlerinin liberalizasyonu ile gerçekleştirilebileceğidir.   Su hizmetlerinin liberalizasyonu konusunda dünyada birçok tartışma sürmektedir. Bir taraf su hizmetlerinin iyileştirilmesinin, su tasarrufunun sağlanmasının hatta su krizinin önüne geçilmesinin “liberalizasyon” ile mümkün olabileceğini savunurken, diğer taraf ise “su” yun dünyaya ait olduğunu, “kâr” amacı ile yönetilmemesi gerektiğini ve su işlerinin liberalizasyonu ile yoksul halkların “su haklarının” kısıtlandığını ya da tamamen gasp edildiğini savunmaktadır. Suyun kıt bir kaynak olması ve kamu yönetimleri tarafından iyi yönetilememesine karşılık  (neo-liberal söylem), çözümün (!) özelleştirmelerde yattığı ifade edilmektedir. Bu amaç doğrultusunda Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Avrupa Birliği (AB) gibi emperyalizme hizmet eden örgütler, az gelişmiş ve borçlu ülkelere özelleştirme baskıları yapmaktadır. DB ve IMF, su ve kanalizasyon işleri için kredi verme koşulu olarak bu işlerin özelleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu baskılar, çok uluslu şirketlerin karlarını artırmak amacıyla yapılmakta olup, örneğin bu süreçle birlikte Suez, Vivendi ve RWE gibi üç Avrupa şirketi, dünya su pazarını kontrolü altına almıştır. Böylece bu şirketler, üçüncü dünya ülkelerinde kentlerin su ve kanalizasyon işlerinin özelleştirilmesinden aslan payını almışlardır ve almaktadırlar (Öngür, 2007). Ayrıca “yerelleşme ve demokratikleşme iddiası ile ortaya çıkan durum, çokuluslu şirketler karşısında yerel yönetimleri savunmasız hale getirmektedir” (Akdoğan, 2006). Bu süreçte; Kamu Yönetimlerine su sektörüne yatırım yapacak şirketlerin karlarını garanti altına alma ve karşılarına çıkabilecek riskleri en aza indirme, yani garantörlük (kar garantisi) görevi verilmektedir (Çınar, 2006). Suyu kullanan tüketiciler ise örgütsüz ve savunmasız olarak şirketlerin önüne atılmakta ve zamlarla boğuşturulmaktadır. Ülkemizde de durum farklı değildir. Özellikle 5. Dünya su formunun yapıldığı 2009 yılından bu yana gerek evsel kullanımda keza içme sularında, gerekse tarımsal sulamada kullanılan sularımız, derelerimiz, nehirlerimiz baraj ve HES ler yapılarak hızla özelleştirilmektedir. Belediyeler eliyle yürütülen su hizmetleri de ASKİ; İSKİ gibi yan kuruluşlara devredilmekte, çeşmelerden içilebilir su temini tarihe karışmaktadır. Bu durum parası olanların temiz suya erişimini sağlayacak şekilde devam ederken, kısıtlı bütçeli işçiyi, köylüyü, işsizi, emekçileri kısaca çoğunluğu oluşturan halkların suya erişimini engeller nitelikte sürmektedir. Öte yandan para ile ilgisi olmayan ağaçların, bitkilerin, kuşların, böceklerin canlı-cansız tüm varlıkların doğanın bir parçası olan sudan mahrum olmalarına ve giderek yaşamın engellenmesine varacak sonuçların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Son söz olarak; Su haktır, doğaya aittir.  “kâr” amacı ile yönetilmemelidir. Su işlerinin liberalizasyonu ile yoksul halkların “su hakları” nın kısıtlanıp gasp ettirilmemesi için, temel haklarımız için halklarımızla örgütlenip birlikte mücadele etmeliyiz.                                                                                                                                                              Şenay ELHÜSEYNİ                                                                                                                                             İstanbul Şube Başkanı KAYNAKÇA Akdoğan, A. A., (2006), “Latin Amerika’da Su Özelleştirmeleri”Su Yönetimi: Küresel Politikalara ve Uygulamalara Eleştiri, Memleket Yayınları, Ankara. Cesano, D.,Gustafsson, J. E., Impact of economicglobalisation on waterresources: A source of technical, socialandenvironmentalchallengesforthenextdecade, WaterPolicy 2 (2000), s. 213-227. Çınar, T., 2006, Neoliberal Su Politikaları Doğrultusunda İller Bankası, DSİ ve Belediyelerin Değişen Rolü, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Bülteni, Sayı: 3, s.70-78. Uyar, L., (2006), Birleşmiş Milletler’de İnsan hakları Yorumları: İnsan Hakları Komitesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, 1981-2006. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları 145 ve İnsan Hakları Hukuk Çalışmaları, s. 273-274. Öngür, T., 2007, Yurtsever Mühendisler Toplantısı Konuşma Notları.