image

Doğu Karadeniz, yıllar içerisinde tarımsal üretim çeşitliliğinin giderek daraldığı; büyük ölçüde monokültür ürünlere dayalı bir yapıya sıkışmış bir coğrafyadır. Bölgede Ordu ve Giresun illeri uzun yıllardır fındık üretimiyle özdeşleşmiş ve geçimini büyük ölçüde bu üründen sağlayan bir ekonomik yapıya sahiptir. Fındık, bu bölgede yalnızca bir tarım ürünü değil; üretim ilişkilerini, toplumsal yaşamı ve kültürel sürekliliği belirleyen temel bir geçim biçimidir. Bu durum, üreticiyi tek bir ürüne bağımlı hale getirirken, aynı zamanda hayatı idame etme noktasında kırılganlığı da artırmaktadır.

Son yıllarda Ordu ve Giresun’da geniş alanların maden ruhsat sahası ilan edilmesi, bu kırılgan yapıyı daha da derinleştirmektedir. Tarım, orman ve su varlıklarını kapsayan bu sahalar, bölge halkının yaşam alanlarını doğrudan tehdit etmektedir. Üstelik bu süreç yalnızca ekonomik bir tercih değil; şirketler lehine kurulan ayrıcalıklı bir düzenin sonucudur. Maden şirketlerine tanınan ruhsat kolaylıkları, denetim zafiyetleri ve teşvik mekanizmaları, bölgenin doğal varlıklarını sermaye karşısında hiçe saymaktadır.

Bu imtiyazlı yaklaşımın sahadaki en görünür sonuçlarından biri, usulsüz ve denetimsiz maden arama sondajı faaliyetleridir. Birçok bölgede gerekli çevresel etki değerlendirmeleri tamamlanmadan, yerel halkın bilgisi ve onayı alınmadan maden arama sondaj çalışmalarının başlatıldığı görülmektedir. Tarım arazileri ve ormanlık alanlar, yeterli bilimsel inceleme yapılmaksızın delik deşik edilmekte; bu süreçte toprak yapısı zarar görmekte, yeraltı su dengesi bozulmaktadır.

Bu tür uygulamalar, yalnızca hukuki prosedürlerin ihlali anlamına gelmemekte; aynı zamanda üreticinin yaşam alanına doğrudan müdahale anlamı taşımaktadır. Sondaj faaliyetleri sırasında kullanılan kimyasalların ve açığa çıkan atıkların kontrolsüz biçimde doğaya bırakılması, hem toprağın verimliliğini düşürmekte hem de su kaynaklarını kirletmektedir. Bu durum, fındık üretiminin sürdürülebilirliğini doğrudan tehdit etmektedir.

Doğu Karadeniz’de yaşananlar, aslında yeni değildir. Ordu’nun Fatsa ilçesinde geçmiş yıllarda siyanürle altın arama faaliyetleri sonucu ortaya çıkan tablo, bugün için somut bir uyarı niteliğindedir. Bu süreçte doğal yapının geri dönüşü zor biçimde tahrip edildiği, orman örtüsünün zarar gördüğü, su kaynaklarının kirlendiği ve yaban hayatının ciddi biçimde etkilendiği görülmüştür. Açık ocak madenciliğinin yarattığı derin çukurlar, pasa yığınları ve yapay topoğrafya, yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda kalıcı bir görüntü kirliliği de yaratmıştır. Bölge halkının yaşam alanlarında meydana gelen bu dönüşüm, tarımsal üretimi ve kırsal yaşamı giderek daha da  olumsuz etkilemektedir!

Fatsa deneyimi açıkça göstermektedir ki; madencilik faaliyetleri “kontrollü” ya da “sınırlı” olarak tanımlansa dahi, sahada yarattığı etkiler çoğu zaman geri döndürülemez niteliktedir. Bu nedenle bugün Ordu ve Giresun’un farklı noktalarında yürütülmek istenen benzer projeler, yalnızca potansiyel bir risk değil; geçmişte yaşanmış somut bir yıkımın tekrarlanma ihtimalidir.

Buna karşılık bölge halkı, yaşam alanlarını korumak için giderek güçlenen bir direniş pratiği geliştirmektedir. Ordu ve Giresun’un birçok noktasında yerel halk; maden projelerine ve sondaj faaliyetlerine karşı dava açmakta, sahalarda nöbetler tutmakta ve kolektif bir mücadele yürütmektedir. Nitekim Fatsa başta olmak üzere Ordu’nun farklı ilçelerinde altın madenciliğine karşı açılan davalar ve yapılan eylemler dikkat çekerken; Ünye ve Perşembe çevresinde de maden arama sondajı faaliyetlerine karşı yerel itirazlar yükselmektedir. Benzer şekilde Giresun’da Tirebolu, Espiye ve Şebinkarahisar hattında yürütülen madencilik projelerine karşı köylülerin hukuki mücadele ve saha direnişleri gösterdiği görülmektedir. Bu mücadele, yalnızca bir çevre mücadelesi değil; aynı zamanda emeğin, toprağın ve geleceğin savunusudur!

Ancak devletin bu süreçteki tutumu açık bir çelişki barındırmaktadır. Bir yandan tarımsal üretimin desteklenmesi ve kırsal kalkınmanın güçlendirilmesi gerektiği ifade edilirken, diğer yandan denetimsiz sondaj faaliyetlerine göz yumulmakta ve şirketlerin önünü açan uygulamalar hayata geçirilmektedir. Bu ikircikli ve fiilen sermaye lehine işleyen yaklaşım, üreticinin değil şirketlerin çıkarlarının gözetildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Maden faaliyetlerinin yaygınlaşması; tarımsal üretim ve yaşam alanlarının daralmasına, toprak yapısının bozulmasına ve ekolojik dengenin geri dönüşü zor biçimde tahrip edilmesine yol açmaktadır. İklim değişikliğinin etkileriyle birlikte zaten zorlanmakta olan üretim süreçleri, madencilik faaliyetlerinin yarattığı tahribatla daha da sürdürülemez hale gelmektedir. Yağış rejimindeki düzensizlikler, artan sıcaklıklar ve zirai hastalıkların yaygınlaşması gibi sorunlar, üreticinin yükünü artırırken; toprağın ve suyun kirlenmesi bu süreci daha da ağırlaştıracağı açıktır!..

Bu noktada mesele yalnızca üretim miktarının azalması değil, gıda egemenliği sorunudur. Bölge halkının kendi toprağında, kendi üretim araçlarıyla gıda üretme ve bu üretim üzerinde söz sahibi olma hakkı giderek ortadan kalkmaktadır. Monokültür tarımın yarattığı bağımlılık ilişkileri, madencilik faaliyetleriyle birlikte daha derin bir bağımlılığa dönüşme riski taşımaktadır. Üretici, kendi toprağında söz ve karar hakkını kaybederken, giderek sermayeye bağımlı hale gelen bir ekonomik düzenin parçası olmaktadır.

Madenciliğin en kritik etkilerinden biri de su hakkı üzerindedir. Su kaynaklarının kirlenmesi, yeraltı ve yerüstü sularının azalması, yalnızca tarımı değil, yaşamın kendisini tehdit etmektedir. Dereler, içme suyu kaynakları ve tarımsal sulama alanları üzerindeki baskı, bölge halkının en temel yaşam hakkı olan temiz suya erişimini riske atmaktadır.

Tüm bu gelişmeler, bölgenin sosyal yapısını da dönüştürmektedir. Tarımın gerilemesi, kırsal yaşamın çözülmesine ve zorunlu göç süreçlerinin hızlanmasına neden olmaktadır. Yerel dayanışma ağları zayıflamakta, üreticinin kolektif varlığı parçalanmaktadır. Bu durum yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların yaşam hakkını da doğrudan ilgilendirmektedir.

Sonuç olarak Ordu ve Giresun’da yaygınlaşan madencilik faaliyetleri; şirketlere tanınan ayrıcalıklar ve usulsüz sondaj uygulamalarıyla birlikte, tarımsal üretimi ve yaşam hakkını doğrudan hedef alan bir güvencesizlik süreci yaratmaktadır. Nitekim ruhsatlandırma verileri, bu baskının ölçeğini açıkça ortaya koymaktadır: Ordu’nun yaklaşık %74’ü, Giresun’un ise %85’i maden ruhsatlı alanlar kapsamına alınmış durumdadır! Bu tablo, madenciliğin sınırlı bir faaliyet değil, neredeyse bütüncül bir mekânsal hâkimiyet kurduğunu göstermektedir. Fatsa örneğinde görüldüğü üzere, bu süreç yalnızca geçici bir müdahale değil; kalıcı ekolojik yıkım ve toplumsal dönüşüm anlamına gelmektedir. Ekolojik yıkım, iklim krizi, gıda egemenliği ve su hakkı gibi temel meseleler iç içe geçerek derin bir yaşam alanı krizine dönüşmektedir.

Bu nedenle mesele yalnızca ekonomik kalkınma değil; emeğin, doğanın ve yaşamın korunması meselesidir. Bölgenin geleceği; toprağın, suyun ve üreticinin korunması, kamusal politikaların şirketler değil halk yararına yeniden düzenlenmesiyle mümkündür. Aksi halde bugün yaşanan süreç, yalnızca bir dönüşüm değil, geri dönüşü zor bir toplumsal ve ekolojik yıkımın habercisi olacaktır!