Muş’un Varto
ilçesinde planlanan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesi, yalnızca bir
enerji yatırımı değil; aynı zamanda bölgenin ekolojik yapısını, tarımsal
üretimini, su kaynaklarını ve toplumsal yaşamını doğrudan etkileyebilecek çok
boyutlu bir süreçtir. Özellikle tarım ve ormancılık alanında emek mücadelesi
yürüten sendikamız açısından bu proje; yaşam alanlarının savunulması, gıda
egemenliği, su hakkı ve halk sağlığı bağlamında değerlendirilmesi gereken
önemli bir kamusal meseledir. Varto’da planlanan jeotermal arama ve sondaj
faaliyetleri, aktif fay hatları üzerinde bulunan bir bölgede gerçekleştirilmek
istenmekte; bu durum ise hem çevresel hem de toplumsal riskleri daha da
artırmaktadır.
Jeotermal
enerji projeleri çoğu zaman “yenilenebilir enerji” başlığı altında çevre dostu
yatırımlar olarak sunulmaktadır. Ancak Türkiye’nin özellikle Ege Bölgesi’ndeki
JES deneyimleri göstermektedir ki; bu santraller ciddi çevresel yıkımlara yol
açmıştır. Jeotermal akışkanların içinde bulunan arsenik, bor, cıva, kurşun ve
çeşitli ağır metaller; toprağa, suya ve havaya karışarak uzun vadeli kirlilik
yaratmaktadır. Hidrojen sülfür, karbondioksit ve metan gibi gazların atmosfere
salınması hem insan sağlığı açısından risk oluşturmakta hem de iklim krizini
derinleştirmektedir.
Sondaj
süreçlerinde kullanılan kimyasallar, açılan çamur havuzları ve atıkların
depolanması yer altı su kaynaklarını tehdit etmektedir. Tarımsal alanların
yakınında yürütülen JES faaliyetleri ise toprağın verimliliğini azaltmakta,
ürün kalitesini düşürmekte ve hayvancılığı olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle
JES projeleri yalnızca enerji üretim projeleri değil; doğrudan yaşam alanlarını
dönüştüren ve ekosistemi baskılayan projeler olarak ele alınmalıdır.
Varto’daki
proje, IGNIS H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi tarafından yürütülmektedir. Proje
kapsamında yaklaşık 4.037 hektarlık ruhsat alanı belirlenmiş, bunun yaklaşık 8
hektarlık kısmı için ÇED süreci işletilmiştir. Muş Valiliği tarafından projeye
“ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmiştir. Bölgedeki 16 Köyü etkileyecek olan proje
kapsamında yaklaşık 10 adet sondaj kuyusu açılması planlanmaktadır. Kuyuların
derinliğinin ise yaklaşık 3.000 metreye ulaşacağı belirtilmektedir.
Sondaj
çalışmalarının yapılacağı alanların önemli bir kısmı mera, tarım arazisi ve
ormanlık alanlardan oluşmaktadır. Ayrıca proje sahasına oldukça yakın mesafede
köy yerleşimleri bulunmaktadır. Bölgedeki çok sayıdaki çeşme, dere ve pınar;
sondaj ve olası jeotermal faaliyetler nedeniyle kirlenme riski altındadır.
Özellikle Mengeneç Çayı gibi su kaynakları, faaliyetlerden doğrudan
etkilenebilecek alanlar arasında yer almaktadır.
Varto ilçesi Doğu Anadolu Bölgesi’nde, aktif fay hatlarının kesişim alanında
bulunan bir yerleşimdir. Kuzey Anadolu Fayı ile Doğu Anadolu Fay Zonu’na
yakınlığı nedeniyle Türkiye’nin en riskli deprem bölgelerinden biri olarak
kabul edilmektedir. İlçede Varto Fay Zonu olarak bilinen çok sayıda aktif fay
segmenti bulunmaktadır.
1966 yılında
meydana gelen büyük Varto depremi binlerce insanın yaşamını yitirmesi ve
yaralanmasına neden olmuş, bölgenin deprem gerçeğini tarihsel olarak ortaya
koymuştur. Jeolojik yapı bakımından kırıklı, çatlaklı ve geçirgen kayaçların
yoğun olduğu bir alan olan Varto’da yer altı suları fay sistemleri boyunca
hareket etmektedir. Bu nedenle bölgede yapılacak derin sondaj faaliyetleri
yalnızca enerji arama çalışması değil; aynı zamanda hassas jeolojik dengeye
müdahale anlamına gelmektedir. Aktif fay hatları üzerinde gerçekleştirilecek
derin jeotermal sondaj çalışmaları, sismik hareketliliği tetikleme
potansiyeline sahiptir. Özellikle yüksek basınçlı enjeksiyon işlemleri, yer
kabuğundaki mevcut kırık sistemlerini harekete geçirebilir. Dünyanın farklı
bölgelerinde jeotermal projeler ile küçük ve orta ölçekli depremler arasında
ilişki kurulan çok sayıda örnek bulunmaktadır.
Varto gibi
tarihsel olarak ağır depremler yaşamış bir bölgede yürütülecek sondaj
faaliyetleri; heyelan riskini artırabilir, zemin yapısını bozabilir ve yer altı
su sistemlerinde geri dönüşü olmayan değişimlere neden olabilir. Ayrıca sondaj
sırasında ortaya çıkabilecek radon gazı gibi radyoaktif maddeler, halk sağlığı
açısından uzun vadeli riskler oluşturabilir.
Jeotermal arama
faaliyetleri çoğu zaman yalnızca enerji yatırımı olarak sunulsa da; bu süreçler
yer altı yapısının ayrıntılı biçimde incelenmesini sağlar. Açılan sondajlar,
elde edilen jeolojik veriler ve altyapı çalışmaları; ilerleyen süreçlerde
madencilik faaliyetleri için de kullanılabilmektedir. Türkiye’nin farklı
bölgelerinde enerji ve maden projelerinin birbirini takip eden süreçler halinde
ilerlediği görülmektedir.
Bu nedenle Varto’daki JES projesi yalnızca bugünkü etkileriyle değil; gelecekte
bölgenin madencilik şirketlerine açılma tehlikesi açısından da
değerlendirilmelidir. Özellikle kırsal yaşam alanlarının bu tür uluslararası sermayenin
öncelendiği projelere açılması, köylülerin üretim alanlarını kaybetmesi ve
müşterek doğal varlıkların özelleştirilmesi riskini artırmaktadır.
JES
projelerinin uzun vadede yaratacağı en önemli sonuçlar geri dönülmesi çok zor
olan bir ekolojik yıkımla bölge halkını baş başa bırakmasıdır. Su kaynaklarının
kirlenmesi, toprağın ağır metallerle zehirlenmesi ve doğal yaşam alanlarının
parçalanması; bölgedeki biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir. Tarımsal
üretimde verim kaybı yaşanması, temiz suya erişiminin zorlaşması ve meraların
zarar görmesi; kırsal ekonomiyi doğrudan etkileyecektir.
Bu süreç aynı
zamanda zorunlu göç riskini de beraberinde getirmektedir. Üretim yapamayan, su
kaynaklarını kaybeden ve yaşam alanları daralan köylüler zamanla bölgeyi terk
etmek zorunda kalabilmektedir. Bu durum yalnızca ekonomik değil; kültürel ve
toplumsal bir yıkım anlamına da gelmektedir. Varto gibi tarım ve hayvancılığın
önemli geçim kaynakları olduğu bir bölgede JES projeleri, kırsal yaşamın
sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir.
Temiz su ve
sağlıklı gıdaya ulaşım temel insan hakları arasında yer almaktadır. JES
projeleri ise hem su kaynaklarını kirletme riski taşıdığı hem de tarımsal
üretimi baskıladığı için gıda hakkını doğrudan tehdit etmektedir. Yer altı
sularının kirlenmesi yalnızca içme suyunu değil; tarımsal sulamayı da olumsuz
etkilemektedir.
Gıda egemenliği açısından bakıldığında ise mesele yalnızca üretim miktarı
değildir. Halkın kendi toprağında, kendi üretim biçimleriyle ve doğayla uyumlu
şekilde üretim yapabilme hakkı da tehdit altına girmektedir. Çok uluslu
şirketlerin ve enerji sermayesinin kırsal alanlara müdahalesi; köylülerin karar
alma süreçlerinden dışlanmasına neden olmaktadır.
Türkiye’nin
birçok bölgesinde JES projelerine karşı köylüler, çevre örgütleri, meslek
odaları ve sendikalar tarafından çeşitli direnişler örgütlenmiştir. Özellikle
Aydın, Denizli ve Manisa gibi illerde JES’lerin yarattığı hava kirliliği, kötü
koku, ürün kayıpları ve sağlık sorunları nedeniyle halk uzun yıllardır mücadele
yürütmektedir.
Varto’da da benzer biçimde halkın yaşam alanlarını savunma çabası meşru bir
mücadeledir. Çünkü burada savunulan yalnızca bir doğa parçası değil; su, gıda
ve sağlıklı yaşam hakkı başta olmak üzere gelecek kuşakların yaşam alanlarıdır.
Doğayı korumak; aynı zamanda emeği, üretimi ve halk sağlığını korumaktır.
Bu nedenle mesele
yalnızca bir enerji yatırımı değil, doğrudan yaşam hakkı meselesidir. Halkın
katılımından uzak ve bilimsel değerlendirmeler yapılmadan yürütülen JES
projeleri kamu yararını değil; şirket çıkarlarını öncelemektedir. Varto’da ilk
sondaj çalışmasının 20 Mayıs’ta başlatılmak istenmesine karşı bölge halkının
başlattığı çevre nöbeti; doğayı, suyu ve yaşam alanlarını savunma iradesinin
açık göstergesidir!
Tarım Orkam-Sen
olarak; çevre ve yaşam hakkını savunan tüm demokratik kitle örgütleri, meslek
odaları, ekoloji inisiyatifleri ve bölge halkıyla birlikte Varto’daki yaşam
mücadelesinin yanında olduğumuzu vurguluyoruz. Suyumuzu, toprağımızı ve
geleceğimizi birlikte savunacağız!