image

Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından 2026 yılı hububat alım fiyatlarının açıklanmasıyla birlikte üreticilerin yeni hasat döneminde ürünlerini hangi koşullarda değerlendireceği de netleşmiş oldu. Açıklanan fiyatlara göre ekmeklik ve makarnalık buğdayın tonu 16.500 TL, arpanın tonu ise 12.750 TL olarak belirlenmiştir. Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda çeşitli destekleme ödemeleri de dikkate alınarak üreticinin eline geçecek gelirin daha yüksek olacağı ifade edilmektedir. Ancak tarımsal üretimin içinde bulunduğu koşullar değerlendirildiğinde, açıklanan fiyatların üreticilerin beklentilerini karşılamaktan çok uzak olduğu görülmektedir!

Türkiye’de tarımsal üretim, son yıllarda giderek ağırlaşan maliyetler altında sürdürülmeye çalışılmaktadır. Çiftçiler bir yandan iklim krizinin yarattığı olumsuzluklarla mücadele ederken diğer yandan üretimin temel girdilerindeki yüksek fiyat artışlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin açıkladığı rakamlara göre son bir yılda gübre fiyatları ortalama %55 ile 85'in üzerinde artarken mazot fiyatlarındaki artış %43'ü aşmıştır. Tarım ilaçları, tohum, elektrik, sulama ve işçilik giderlerinde yaşanan yükselişler de üretim maliyetlerini önemli ölçüde artırmıştır. Üretici toprağını ekip biçebilmek için her geçen yıl daha fazla harcama yapmak zorunda kalırken, ürününe verilen fiyat aynı oranda yükselmemektedir.

Açıklanan alım fiyatları da bu tabloyu net biçimde ortaya koymaktadır. Buğday fiyatında geçen yıla göre yapılan artış %22,2 ile sınırlı kalırken; arpa fiyatındaki artış yalnızca %15,9 düzeyinde gerçekleşmiştir. Oysa üreticinin karşı karşıya kaldığı maliyet artışları bu oranların çok üzerindedir. Tarımsal üretimin sürdürülebilirliği açısından bakıldığında, girdi maliyetleri ile ürün fiyatları arasındaki bu dengesizlik çiftçinin gelir kaybını daha da derinleştirmektedir.

Türkiye'nin farklı bölgelerindeki üretici örgütleri ve ziraat odaları tarafından yapılan değerlendirmelerde de buğday için beklentinin kilogram başına en az 20 TL seviyesinde olduğu ifade edilmiştir. Açıklanan fiyatların bu beklentinin altında kalması, üreticiler arasında ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Çünkü çiftçi açısından önemli olan yalnızca ürününü satabilmek değil, üretim sürecinde yaptığı harcamaları karşılayabilmek ve emeğinin karşılığını alabilmektir. Mevcut fiyatların üreticiler için bu güvenceyi sağlaması imkansızdır.

Sorunun bir diğer boyutu ise ödeme politikalarıdır. TMO tarafından ilk açıklamada ürün bedellerinin 45 gün içerisinde ödeneceğinin belirtilmesi; üreticiler tarafından haklı tepkilerle karşılanmış, sonrasında bu sürenin yaklaşık 22 güne indirileceği açıklanmıştır. Ancak ödeme süresindeki bu kısmi iyileştirme sorunun özünü ortadan kaldırmamaktadır. Çiftçi üretim sürecinde kullandığı mazotu, gübreyi, ilacı ve diğer girdileri peşin ya da borçlanarak satın almak zorunda kalırken, ürününü teslim ettikten sonra bedelini haftalarca beklemek durumunda bırakılmaktadır. Bu durum üreticiyi tüccara, kredi mekanizmalarına ve finans kuruluşlarına daha fazla bağımlı hale getirmektedir.

Benzer şekilde, açıklanan fiyatların savunulmasında sıkça dile getirilen destekleme ödemeleri de sahadaki gerçekliği yansıtmamaktadır. Çünkü mevcut uygulamada destekleme ödemeleri çoğu zaman üretimi fiilen gerçekleştiren çiftçiye değil, tapu sahibi olarak görünen arazi sahiplerine yapılmaktadır. Türkiye'de tarımın önemli bir bölümü hisseli tapular, kiracılık ilişkileri ve toprağını işlemeden mülkiyetini elinde tutan arazi sahipleri üzerinden yürütülmektedir. Bu nedenle destekleme ödemeleri birçok durumda üretim yükünü üstlenen çiftçinin gelirine doğrudan katkı sunmamakta, üreticilerin önemli bir bölümü bu desteklerden yararlanamamaktadır. Sonuç olarak desteklemeler, üreticinin yaşadığı gelir kaybını telafi eden etkili bir araç olmaktan uzaklaşmakta ve daha çok açıklanan fiyatların yetersizliğini perdeleyen bir propaganda unsuruna dönüşmektedir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu yalnızca açıklanan fiyatlarla sınırlı değerlendirmek yetersizdir. Tarımda yaşanan sorunlar, uzun yıllardır uygulanan politikaların sonucu olduğunu unutmamak gerekir. Üretim maliyetlerini azaltacak, çiftçiyi koruyacak ve kırsal kalkınmayı destekleyecek kamusal politikalar yerine piyasa odaklı uygulamaların tercih edilmesi, küçük ve orta ölçekli üreticilerin üretimden giderek daha da uzaklaşmasına yol açmaktadır. Tarımsal girdilerde dışa bağımlılığın artması, kamusal desteklerin yetersiz kalması ve üreticinin pazarlık gücünün zayıflaması bu süreci gittikçe derinleştirmektedir.

Oysa tarım yalnızca ekonomik bir faaliyet alanı değil; toplumun gıda hakkını güvence altına alan stratejik bir üretim alanıdır. Üreticinin üretimden çekildiği, kırsalın boşaldığı ve tarımsal faaliyetlerin giderek büyük şirketlerin kontrolüne bırakıldığı bir süreç, yalnızca çiftçilerin değil tüm toplumun geleceğini tehdit etmektedir. Gıda güvencesinin sağlanabilmesi, üreticilerin üretimde kalabilmesi ve emeklerinin karşılığını alabilmesiyle mümkündür.

Açıklanan hububat alım fiyatlarının üreticilerin yaşadığı ekonomik sorunları çözmesi imkansızdır. Çiftçinin emeğinin korunması, üretim maliyetlerinin düşürülmesi, ürün fiyatlarının gerçek maliyetler ve insanca yaşam koşulları dikkate alınarak belirlenmesi, ödemelerin geciktirilmeden yapılması, tarımsal üretimin kamusal ve ekolojik bir anlayışla desteklenmesi gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz. Üreticinin kazanamadığı, kırsalın boşaldığı ve tarımın giderek daha fazla piyasa koşullarına terk edildiği bir tarımsal geleceğin sürdürülebilir olmadığı açıktır. Ülkemizin ihtiyacı, ithalata ve şirketlerin çıkarlarına dayalı politikalar değil; üreticiyi, tüketiciyi ve toplumun gıda hakkını esas alan ekolojik, planlı ve kamucu bir tarım politikasıdır!

TARIM ORKAM-SEN