image

Türkiye'nin birçok ilinde günlerdir devam eden orman yangınları, yalnızca yanan ağaçların ya da kül olan orman alanlarının değil; yaşam alanlarının, tarımsal üretimin, kırsal ekonominin, biyoçeşitliliğin ve kamusal hizmetlerin de büyük bir yıkımla karşı karşıya olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Orman yangınlarını yalnızca olağanüstü hava koşullarıyla ya da tek tek ihmallerle açıklamak, yaşanan felaketin gerçek nedenlerini görünmez kılmaktadır. Elbette iklim krizinin etkisiyle yükselen sıcaklıklar, uzun süren kuraklıklar ve değişen rüzgâr rejimleri yangınların daha hızlı yayılmasına ve daha yıkıcı hale gelmesine neden olmaktadır. Ancak bilimsel çalışmalar, yangınların büyüklüğünü yalnızca iklim değişikliğiyle açıklamanın yeterli olmadığını; yanlış arazi kullanım politikalarının, orman ekosistemini parçalayan uygulamaların, denetim eksikliklerinin ve kamusal planlamadaki zafiyetlerin de yangın riskini belirleyen temel etkenler arasında yer aldığını ortaya koymaktadır.

Ulaşabildiğimiz en yakın tarihli bilimsel verilere göre TMMOB Şehir Plancıları Odası'nın Mart 2026 tarihli "Kentleşme Politikalarında Derinleşen Risk: Orman Yangınları" raporunda, 2000–2009 döneminde yıllık ortalama 2.091 olan orman yangını sayısının 2024 yılında 3.797'ye yükseldiği; yıllık ortalama yanan alanın 8.500 hektardan 27.485 hektara çıktığı, 2025 yılı itibarıyla ise yaklaşık 80.000 hektarlık alanın yangınlardan etkilendiği belirtilmektedir. Aynı rapor, bu artışın yalnızca iklim krizinin değil, yanlış arazi kullanımı ve önleyici politikaların yetersizliğinin de sonucu olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, Akdeniz Havzası'nda yer alan ve iklim krizinden en fazla etkilenecek bölgelerden biridir. Meteoroloji Genel Müdürlüğü projeksiyonlarına göre yüzyıl boyunca ortalama sıcaklıkların 1,5–2,6 °C artması beklenmektedir. Akdeniz Havzası'nda yılda yaklaşık 50 bin orman yangını meydana gelmekte ve yaklaşık 600 bin hektar alan yanmaktadır. Bilimsel çalışmalar, sıcaklık artışına bağlı olarak uzun süreli kuraklıkların, düşük nem oranlarının ve şiddetli rüzgârların daha sık görüleceğini; bunun da yangın mevsimini uzatarak yangınların daha geniş alanlara yayılmasına neden olacağını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla orman yangınları artık yalnızca yaz aylarında karşılaşılan olağanüstü afetler değil, iklim krizinin etkileriyle birlikte yönetilmesi gereken kalıcı ve yapısal bir risk haline gelmiştir. Bu yeni gerçeklik, yangınlara yalnızca müdahale kapasitesini artıran politikaları değil; iklim değişikliğine uyumu esas alan, orman ekosistemlerinin direncini güçlendiren ve risk azaltma çalışmalarını önceleyen uzun vadeli bir ormancılık anlayışını zorunlu kılmaktadır. Son yıllarda ormanlar yalnızca iklim krizinin değil; madencilik faaliyetlerinin, enerji projelerinin, turizm yatırımlarının, ulaşım projelerinin ve plansız yapılaşmanın da baskısı altındadır. Ulaşabildiğimiz en yakın tarihli verilere göre 2011–2024 arasında yangınlarda yaklaşık 286 bin hektar orman kaybedilirken aynı dönemde 458 bin hektar orman alanı ormancılık dışı kullanımlara tahsis edilmiştir. Ayrıca 2008–2019 arasında 10 hektardan küçük orman parçalarının sayısı %118 artmıştır. Bu tablo, ormanların parçalanmasının yangın riskini büyüttüğünü göstermektedir.

Resmî istatistiklere göre nedeni belirlenebilen orman yangınlarının yaklaşık %90'ı insan kaynaklıdır. Ancak bu veri, yangınların büyük ölçüde bireysel dikkatsizlikten kaynaklandığı şeklinde dar bir yorumla ele alınmamalıdır. Aynı zamanda orman bakım çalışmalarının yetersizliği, yangın önleme faaliyetlerine ayrılan kaynakların sınırlı kalması ve risk temelli planlamanın yeterince geliştirilememesi de yangınların büyümesine zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle yangınlarla mücadele yalnızca yangın çıktıktan sonra yürütülen müdahalelerle sınırlı kalmamalı; yangın riskini artıran politikaların gözden geçirilmesini, önleyici ormancılık uygulamalarının güçlendirilmesini ve ormanların ekosistem bütünlüğünü koruyan kamusal politikaların hayata geçirilmesini de içermelidir.

Orman yangınlarının bir başka boyutu ise tarımsal üretimle ilgilidir. Yangınlar yalnızca ormanları değil; zeytinlikleri, meraları, arıcılığı, hayvancılığı ve kırsal üretimi de doğrudan etkilemektedir. Tarım alanlarının zarar görmesi, mera ve otlakların yok olması, su kaynaklarının kirlenmesi ya da azalması ve toprak yapısının bozulması, üretimin yalnızca yangının yaşandığı yıl değil, sonraki yıllarda da olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır. Özellikle arıcılık gibi doğrudan orman ekosistemine bağlı üretim faaliyetleri ile küçük aile işletmeleri ve kırsal geçim kaynakları bu süreçten ağır biçimde etkilenmektedir. Bunun yanı sıra yaban hayatının zarar görmesi, tozlaşma süreçlerinin sekteye uğraması ve ekosistem hizmetlerinin zayıflaması, tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini de tehdit etmektedir. Bu nedenle orman yangınları yalnızca bir ormancılık sorunu değil; gıda güvencesi, kırsal kalkınma ve ekolojik dengenin korunması açısından da çok boyutlu sonuçlar doğuran bir afet olarak değerlendirilmelidir. Yangınlarla mücadele yalnızca yangın sezonunda değil yıl boyunca yürütülen kamusal bir sorumluluk olmalıdır. Güvenceli ve eğitimli personel, erken uyarı sistemleri, risk haritaları ve bilimsel planlama bu mücadelenin temel unsurlarıdır.

Bugün yaşanan yangınlar, yalnızca doğanın değil, kamusal planlama anlayışının da sınandığını göstermektedir. Her büyük yangının ardından söndürme kapasitesi, hava araçlarının sayısı ya da müdahale süresi tartışılsa da, asıl üzerinde durulması gereken konu yangın riskini sürekli büyüten yapısal nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey yalnızca daha fazla söndürme uçağı değil; ekosistem bütünlüğünü esas alan, ormancılığı, tarımı, kentleşmeyi ve iklim politikalarını birlikte ele alan kamucu bir orman politikasıdır. Ormanların madencilikten enerji projelerine, turizm yatırımlarından plansız yapılaşmaya kadar farklı kullanım baskıları karşısında korunmasını önceleyen, bilimsel bilgiye dayalı, önleyici ormancılık uygulamalarını güçlendiren ve yeterli kamu personeliyle desteklenen bir yönetim anlayışı hayata geçirilmedikçe benzer felaketlerle karşılaşmaya devam edeceğiz. Ormanlar yalnızca ekonomik bir kaynak değil; iklimin düzenlenmesinden su varlıklarının korunmasına, biyolojik çeşitliliğin sürdürülmesinden tarımsal üretimin devamlılığına kadar yaşamın bütününü ayakta tutan ortak doğal varlıklardır. Bu nedenle orman yangınlarıyla mücadele, yangın çıktıktan sonra verilen bir söndürme mücadelesi değil; doğayı, yaşam alanlarını ve kamusal yararı esas alan bütüncül bir koruma politikası olarak ele alınmalıdır.

TARIM ORKAM-SEN