image

KAHVERENGİ KOKARCA İLE MÜCADELEDE DOĞANIN GÜCÜNÜ YENİDEN ÖRGÜTLEMEK

Son yıllarda Doğu Karadeniz'de başlayan ve kısa sürede başta fındık üretim alanları olmak üzere geniş bir coğrafyaya yayılan kahverengi kokarca istilası, bugün yalnızca belirli bir bölgenin değil, Türkiye tarımının bütününü ilgilendiren ciddi bir sorun haline gelmektedir. Özellikle fındık üretiminde neden olduğu verim ve kalite kayıplarıyla üreticilerin geçim kaynaklarını tehdit eden bu istilacı tür, iklim krizinin de etkisiyle yeni yaşam alanları bularak yayılımını sürdürmektedir. Gelinen aşamada kahverengi kokarca, yalnızca ürün kaybına yol açan bir zararlı olmanın ötesinde; tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini, kırsal ekonomiyi, gıda güvencesini ve ekolojik dengeyi tehdit eden çok yönlü bir sorun olarak ele alınmalıdır.

Bugüne kadar mücadelede ağırlıklı olarak kimyasal ilaçlama yöntemine başvurulmuş olsa da, dünyanın farklı ülkelerinde edinilen bilimsel ve uygulamalı deneyimler bu yaklaşımın tek başına kalıcı bir çözüm üretmediğini göstermektedir. Kimyasal mücadeleye dayalı politikalar, kısa vadede zararlı popülasyonunu geçici olarak baskılasa da uzun vadede direnç gelişimine yol açmakta; faydalı böcek popülasyonlarını azaltarak doğal dengeyi bozmakta, toprak ve su varlıklarını kirletmekte, üretim maliyetlerini yükseltmekte ve tarımsal üretimi giderek daha fazla dış girdiye bağımlı hale getirmektedir. Üstelik ihracatta büyük önem taşıyan pestisit kalıntısı limitlerinin aşılması riski, fındığın uluslararası pazarlardaki rekabet gücünü de olumsuz etkileyebilecek önemli bir tehdit oluşturmaktadır.

Bu nedenle kahverengi kokarca ile mücadelede temel hedef zararlıyı yalnızca baskılamak değil, bozulan ekolojik dengeyi yeniden kurmak olmalıdır. Doğa, uygun koşullar sağlandığında kendi iyileştirici mekanizmalarını harekete geçirebilen karmaşık bir bütündür. Faydalı böceklerin, kuşların, parazitoit ve predatör türlerin desteklenmesi; doğal yaşam alanlarının korunması ve agroekolojik üretim anlayışının yaygınlaştırılması uzun vadede en etkili çözümleri sunmaktadır. Kimyasal müdahale ancak bilimsel zorunluluk halinde, sınırlı ve planlı biçimde değerlendirilmelidir.

Bugün birçok bölgede vatandaşlara dağıtılan ilaçların düzensiz, farklı zamanlarda ve farklı dozlarda uygulanması beklenen etkinliği sağlamamaktadır. Aynı üretim havzasında birbirinden kopuk uygulamalar zararlının kısa sürede yeniden yayılmasına neden olmakta, gereksiz ilaç kullanımını artırmaktadır. Bu durum hem ekonomik kaynakların boşa harcanmasına hem de çevresel tahribatın büyümesine yol açmaktadır. Sorunun çözümü bireysel çabalara bırakılabilecek kadar basit değildir.

Etkili bir mücadele ancak kamusal sorumluluk anlayışıyla yürütülecek planlı bir program sayesinde mümkündür. Tarım ve Orman Bakanlığı koordinasyonunda oluşturulacak saha ekipleri; düzenli izleme, popülasyon takibi, biyolojik mücadele uygulamaları, üretici eğitimi ve gerektiğinde eş zamanlı müdahaleleri bilimsel esaslara göre yürütmelidir. Her köyün, her bahçenin kendi başına hareket ettiği bir model yerine bütün üretim alanlarını kapsayan ortak bir eylem planı oluşturulmalıdır.

Bu noktada tarım hizmetlerinde görev yapan teknik personelin rolü yaşamsal önemdedir. Kahverengi kokarca gibi istilacı türlerle mücadele, yalnızca dönemsel ilaçlama kampanyalarıyla değil; sahayı tanıyan, düzenli gözlem yapan, bilimsel verileri değerlendiren ve üreticiyle sürekli temas halinde çalışan nitelikli kamu personeli sayesinde başarıya ulaşabilir. Zararlının popülasyon yoğunluğunun belirlenmesi, yayılış haritalarının oluşturulması, biyolojik mücadele etmenlerinin izlenmesi, doğal düşman popülasyonlarının korunması ve üreticilerin doğru uygulamalar konusunda bilgilendirilmesi ancak güçlü bir kamu örgütlenmesiyle mümkündür. Tarımsal mücadele masa başında hazırlanan talimatlarla değil, üretim alanlarında yürütülen sürekli ve bilimsel saha çalışmalarıyla başarıya ulaşır.

Bu nedenle teknik personelin istihdamının artırılması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi yalnızca emekçilerin özlük hakları açısından değil, tarımsal üretimin geleceği açısından da stratejik bir zorunluluktur. Son yıllarda kamuda yaşanan personel yetersizliği, artan iş yükü, güvencesiz çalışma biçimleri ve yetersiz teknik olanaklar, zararlı organizmaların izlenmesi ve erken müdahale kapasitesini önemli ölçüde zayıflatmıştır. Oysa istilacı türlerle mücadelede en kritik unsur, sorunun büyümesini beklemeden sahada sürekli varlık gösterebilen güçlü bir teknik örgütlenmedir. Yeterli sayıda ziraat mühendisi, orman mühendisi, veteriner hekim, biyolog, tekniker ve teknik personelin istihdam edilmesi; ulaşım, ekipman ve laboratuvar altyapısının güçlendirilmesi, hem kahverengi kokarca gibi tehditlerle hem de gelecekte ortaya çıkabilecek yeni biyolojik risklerle mücadelede kamunun en önemli güvencesidir.

İklim krizinin etkisiyle istilacı türlerin ve yeni bitki hastalıklarının artacağı artık bilimsel bir gerçektir. Bu nedenle tarımsal koruma hizmetleri geçici projelerle ya da dönemsel uygulamalarla değil; güçlü bir kamu kadrosu, sürekli eğitim, bilimsel izleme sistemleri ve yerel bilgiye hâkim saha ekipleriyle yeniden yapılandırılmalıdır. Tarımın geleceğini güvence altına alacak olan, daha fazla kimyasal kullanımı değil; daha fazla bilimsel bilgi, daha fazla kamusal yatırım ve daha güçlü teknik personel örgütlenmesidir.

Agroekolojik yöntemler yalnızca çevreyi koruyan alternatif uygulamalar değildir; aynı zamanda üretimin geleceğini güvence altına alan bilimsel yaklaşımlardır. Bitki çeşitliliğinin artırılması, habitatların korunması, dere yatakları ve sulak alanların iyileştirilmesi, canlı çitlerin desteklenmesi ve biyolojik mücadele etmenlerinin yaygınlaştırılması zararlı baskısını doğal yollarla azaltacaktır. Böylece üretici her yıl daha fazla ilaca bağımlı hale gelmek yerine doğanın kendi dengesinden güç alan sürdürülebilir bir üretim modeline yaklaşacaktır.

Uluslararası uygulamalar da entegre zararlı yönetimi ve agroekolojik yaklaşımların uzun vadede daha düşük maliyetli, daha güvenilir ve daha başarılı olduğunu göstermektedir. Türkiye'nin de benzer biçimde bilim insanlarının, kamu kurumlarının, saha personelinin, üretici örgütlerinin ve üreticilerin birlikte hareket ettiği katılımcı bir model oluşturması gerekmektedir.

Kahverengi kokarca ile mücadelede kalıcı başarı kısa vadeli, yoğun kimyasal müdahalelerle değil; planlı kamu politikaları, güçlü saha organizasyonu, biyolojik mücadele, ekolojik restorasyon ve üretici eğitimini birlikte içeren bütüncül bir programla sağlanabilir. Doğaya rağmen değil, doğayla birlikte yürütülecek bir mücadele hem fındık üretiminin geleceğini hem de yaşam alanlarının korunmasını güvence altına alacaktır. Önümüzdeki yıllarda başarıyı belirleyecek olan, kullanılan ilaç miktarı değil; bilimsel bilgiye, kamusal koordinasyona ve doğanın iyileştirici gücüne ne ölçüde yatırım yapıldığı olacaktır.