image

1. Tarım Orkam-Sen hangi sektörde, kimleri örgütlüyor, ne kadar üyesi var?

Tarım Orkam-Sen, Tarım ve Ormancılık Hizmetleri hizmet kolunda örgütlü bir kamu emekçileri sendikasıdır. Üyelerimiz tarımın, ormanın, toprağın, suyun, gıdanın, hayvancılığın ve doğal varlıkların korunmasına ilişkin kamu hizmetlerinin doğrudan içerisinde çalışıyorlar.

Ziraat mühendisleri, veteriner hekimler, ormancılar, gıda mühendisleri, teknik personel ve yıllardır bu alanlarda çalışan kamu emekçileri önemli bir bilgi birikimi taşıyor. Bu bilgiyi toplum yararına kullanmanın da sendikal sorumluluğumuz olduğunu düşünüyoruz.

Tüzüğümüze göre sendikanın faaliyet gösterdiği hizmet kolu “Tarım ve Ormancılık Hizmetleri”dir. Bu hizmet koluna bağlı işyerlerinde ve eklentilerinde çalışanlar sendikaya üye olabilir; çeşitli statülerde ve taşeron olarak çalışanlar ile tarım, ormancılık, hayvancılık gibi temel disiplinlerle ilgili öğrenim gören öğrencileri de kapsayacak şekilde fahri üyelik yapılabilmektedir. Dolayısıyla burada sözünü ettiğimiz örgütlenme, yalnızca belirli bir meslek grubunun değil, tarım ve ormancılık hizmetlerinin bütününe ilişkin kamu emekçilerinin örgütlenmesidir.

2. Tarım ve ormancılık ile iklim krizi arasında nasıl bir ilişki var? İklim krizine Tarım Orkam-Sen nasıl bakıyor? Sendikanın son dönemde ekoloji ve iklim alanında yürüttüğü somut mücadeleler neler?

Bence önce şu tespiti yapmak gerekiyor: İklim krizi artık çalışma hayatına dışarıdan etki eden bir çevre sorunu değil. Çalışma koşullarını, işçi sağlığını, çalışma sürelerini, insanların geçim olanaklarını ve hatta bazı işlerin ne zaman ve nasıl yapılabileceğini doğrudan değiştiren bir olgu.

Bunun en açık örneklerinden biri aşırı sıcaklar. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verilerine göre dünyada yaklaşık 2,4 milyar çalışan, yani küresel işgücünün yüzde 70’inden fazlası çalışma hayatı sırasında aşırı sıcağa maruz kalıyor. Bu, özellikle tarım gibi açık alanda ve bedensel çalışmanın yoğun olduğu sektörlerde ciddi bir işçi sağlığı ve güvenliği sorununa dönüşüyor.

Aynı tabloyu ormancılık alanında da görüyoruz. Artan sıcaklıklar, uzun süren kuraklık dönemleri ve yangına elverişli koşullar yalnızca orman ekosistemlerini tehdit etmiyor; yangınlarla mücadele eden orman emekçilerinin çalışma koşullarını ağırlaştırırken, geçimini ormanla birlikte sürdüren orman köylüsünün hayatını da değiştiriyor. Daha uzun ve ağır yangın dönemleri, aşırı sıcak, yoğun duman ve uzun çalışma süreleri orman emekçileri açısından ciddi işçi sağlığı ve güvenliği riskleri yaratıyor.

Tarım da iklim krizinden en fazla etkilenen alanlardan biri ama aynı zamanda küresel sera gazı emisyonlarının önemli kaynaklarından biri. FAO verilerine göre küresel tarım-gıda sistemi, insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının yaklaşık üçte birini oluşturuyor. Fakat bunun tamamı tarladaki üretimden kaynaklanmıyor. Bitkisel ve hayvansal üretimin yanında arazi kullanımındaki değişikliklerden, gübre ve diğer girdilerin üretiminden, kullanılan enerjiden, gıdanın işlenmesinden, paketlenmesinden, soğutulmasından, taşınmasından, market raflarına ulaşmasından ve gıda atıklarına kadar uzanan devasa bir zincirden söz ediyoruz.

O nedenle bizim açımızdan asıl soru “tarım iklim krizine neden oluyor mu?” gibi basit bir soru değil. Nasıl bir tarımsal üretimi ve nasıl bir gıda sistemini destekliyoruz; sermayeyi ve kamu kaynaklarını hangi üretim modeline yönlendiriyoruz? Çünkü toprağı, suyu, üreticiyi, kırsal istihdamı ve toplumun gıdaya erişimini birlikte koruyan bir sistem de tercih edebiliriz; üretimi giderek daha fazla enerjiye ve dış girdiye bağımlı hale getiren, toprağı ve üretimi büyük yapılarda yoğunlaştıran bir sistemi de.

Bu nedenle çiftçiyi iklim krizinin faili gibi göstermek yerine, üreticiyi çözümün temel öznelerinden biri haline getirmek gerekiyor. Sorun tarımsal üretimin kendisi değil; üretimin ve gıdanın hangi ekonomik model içerisinde örgütlendiğidir.

Bizim açımızdan bu mesele bir tercih olmanın da ötesinde, sendikamızın kuruluş amaçlarından ve tüzüğünden kaynaklanan bir sorumluluk. Tarım Orkam-Sen Tüzüğü yalnızca üyelerimizin ekonomik ve özlük haklarını korumayı tarif etmiyor; Türkiye’nin tarımının, ormanlarının, su ve gıda varlıklarının korunmasını, kamu yararının gözetilmesini ve ekolojik dengenin korunarak çevre sorunlarıyla etkin mücadele edilmesini de sendikanın görevleri arasında sayıyor. Dolayısıyla ekoloji mücadelesinin içerisinde bulunmamız, sendikal faaliyetimizin dışında yaptığımız ilave bir çalışma değil; tüzüğümüzün tarif ettiği sendikal anlayışın gereği.

Bunun yakın dönemdeki en önemli örneklerinden biri 7554 sayılı Kanun süreciydi. Türkiye’nin dört bir yanında buna karşı ciddi bir toplumsal mücadele gelişti. Tarım Orkam-Sen olarak biz de bu sürecin içerisinde yer aldık. Düzenleme Mecliste görüşülürken TBMM Komisyonuna görüş ve rapor sunduk; Türkiye genelinde açıklamalar ve eylemler gerçekleştirdik ve Toprağımızı Vermiyoruz kampanyasının içerisinde çalıştık.

Akbelen’de ve farklı ekoloji mücadelelerinde sürdürülen mücadelelerle dayanışma içerisinde olmamız da aynı anlayışın parçası. Varto’da, Fatsa’da, Giresun’da, Diyadin’de ve Rize Pazar’daki kafes balıkçılığı mücadelesinde ve daha birçok yerde aktif olarak yer aldık. Ancak yalnızca sahada bulunmakla yetinmedik. Düzenlemelere karşı hukuki süreçler yürüttük; Akbelen için acele kamulaştırma davalarında Danıştay’a sunulmak üzere kamu yararı, tarımsal üretim ve zeytinliklerin taşınması gibi konularda bilimsel ve teknik uzmanlık raporları hazırladık.

Yani bir tarafta sahadayız, bir tarafta hukuki mücadele yürütüyoruz, bir tarafta bilimsel ve mesleki bilgi üretiyoruz, diğer tarafta daha geniş toplumsal mücadelelerin içerisinde yer alıyoruz. Bunları birbirinden ayrı faaliyetler olarak görmüyoruz. Hepsi aynı sorumluluğun farklı araçları.

3. Antalya’da iki zirve: Kasım ayında Antalya’da iki ayrı iklim zirvesi var. Bir tarafta COP31, diğer tarafta Halkların İklim Zirvesi… Peki Tarım Orkam-Sen bunun neresinde? HİZ’e nasıl hazırlanıyor?

Öncelikle şunu ayırmak gerekiyor. Antalya’da aslında birbirine rakip iki zirve yapılmıyor. COP31, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında devletlerin bir araya geldiği resmi iklim zirvesi. Ülkeler burada iklim krizine karşı ne yapacaklarını; emisyonların azaltılmasını, iklim değişikliğine uyumu, finansmanı ve uluslararası yükümlülükleri müzakere edecekler.

Bu süreci küçümsememek gerekiyor. Ancak yaklaşık otuz yıldır devam eden bu müzakerelere rağmen iklim krizinin önüne geçilebilmiş değil. Dolayısıyla bugün mesele yalnızca devletlerin ne karar vereceği değil; toplumların bu sürece nasıl müdahil olacağı meselesi haline de geldi.

Halkların İklim Zirvesi biraz da bu ihtiyaçtan doğuyor. İklim krizinin sonuçlarını yaşayanların kendi sözünü kurabileceği ve taleplerini ortaya koyabileceği bir alan oluşturmaya çalışıyor. Çünkü kuraklıkla karşılaşan çiftçiden aşırı sıcaklarda çalışan tarım emekçisine, yangınlarla mücadele eden orman emekçisinden suyunu ve toprağını korumaya çalışan yerel halka kadar bu krizin sonuçları doğrudan insanların yaşamlarında karşılık buluyor.

Bu nedenle HİZ’i COP31’e karşı düzenlenen bir “karşı zirve” olarak tarif etmek yanlış olur. Daha doğru ifadeyle HİZ, devletlerarası müzakere sürecinin yanında toplumun da sözünü, deneyimini ve taleplerini iklim tartışmasının içerisine taşımaya çalışan bir sivil ve toplumsal irade.

Tarım Orkam-Sen’in bu sürecin içerisinde bulunması da bizim açımızdan oldukça doğal. Çünkü biz tarım ve ormancılık hizmet kolunda örgütlü bir kamu emekçileri sendikasıyız. İklim krizi bizim için dışarıdan baktığımız bir çevre meselesi değil; çalışma alanımızın, yürüttüğümüz kamu hizmetinin ve savunduğumuz toplumsal değerlerin doğrudan bir parçası.

HİZ sıfırdan başlayan bir örgütlenme değil. Öncesinde yıllardır kendi yaşam alanlarında mücadele eden yerel hareketler var; 7554 sürecinde birbirini bulan, birlikte çalışma deneyimi kazanan ve Toprağımızı Vermiyoruz kampanyası içerisinde önemli bir örgütlü ilişki oluşturan bir toplumsal zemin var. HİZ’in hızlı biçimde örgütlenebilmesinin altında bu mücadele deneyiminin ve kurulmuş ilişkilerin önemli bir payı olduğunu düşünüyoruz.

Halkların İklim Zirvesi sürecinde yer almamız da bütün bu birikimin devamı. HİZ Türkiye yürütmesinde bulunuyor, yerel HİZ yapılanmalarının oluşturulmasına katkı sunuyor ve iklim meselesinin emek, tarım, orman, gıda ve kamu hizmeti boyutunun görünür hale gelmesi için çalışıyoruz.

Biz HİZ’i yalnızca Kasım ayında Antalya’da yapılacak alternatif bir zirve olarak görmüyoruz. Antalya’daki buluşma önemli ama asıl mesele o buluşmanın nasıl bir örgütlenmenin parçası olduğudur.

HİZ’in özgün tarafı, farklı mücadele alanlarını bir araya getirmeye çalışması. Sendikalar, ekoloji örgütleri, kadın örgütleri, gençler, çiftçiler, yerel mücadeleler, meslek örgütleri ve farklı toplumsal kesimler kendi deneyimleriyle bu sürecin içerisinde yer alıyor.

Burada yukarıdan aşağıya kurulmuş, birkaç kurumun temsil edildiği bir yapıdan ziyade tabandan gelen mücadelelerin birbirini bulduğu bir örgütlenme anlayışı önemli. Herkesin kendi alanındaki deneyimini ve talebini ortak bir iklim adaleti perspektifinde buluşturması hedefleniyor. Dolayısıyla Antalya, bir başlangıç ya da yalnızca bir final toplantısı değil; daha uzun soluklu bir toplumsal örgütlenmenin önemli duraklarından biri.

4. TUED ile yürüttüğünüz çalışma nedir ve sendikalar Antalya’ya hangi taleplerle geliyor?

TUED ile yürüttüğümüz çalışma bizim için önemli çünkü iklim krizinin küresel niteliği, emek mücadelesinin de uluslararası bir dayanışma zemini kurmasını zorunlu kılıyor.

Şu ana kadar 45 farklı ülkeden yaklaşık 120 sendikacının TUED toplantısına kayıt yaptırmış olması da bu ihtiyacın karşılık bulduğunu gösteriyor. Güney Amerika’dan Afrika’ya, Güneydoğu Asya’dan farklı Avrupa ülkelerine kadar enerji, maden, sanayi, tarım ve kamu alanlarında örgütlü sendikalar ve sendikal federasyonlar bu sürece katılıyor.

Buradaki temel mesele, farklı ülkelerden sendikaların sadece Antalya’da bir araya gelmesi değil. Enerji ve iklim politikalarının emekçiler üzerindeki sonuçlarını birlikte değerlendirmek ve ortak bir mücadele hattı oluşturmak.

Taleplerimiz arasında fosil yakıtlara dayalı ve doğayı tahrip eden enerji politikalarından vazgeçilmesi, enerji dönüşümünün emekçilerin haklarını geriletmeden gerçekleştirilmesi, güvenceli ve insanca çalışma koşullarının korunması, kamusal ve demokratik bir enerji politikası oluşturulması var.

Yani bizim savunduğumuz enerji dönüşümü, şirketlerin yeni yatırım alanlarına dönüşen bir “yeşil dönüşüm” değil; enerji demokrasisini, emekçilerin haklarını ve kamusal yararı merkeze alan adil bir dönüşüm.

5. 14 Kasım’daki Küresel Eylem Yürüyüşü’ne uluslararası sendikal hareketten de önemli bir katılım hazırlanıyor. Tarım Orkam-Sen’in yürüyüşe katılımı nasıl olacak?

14 Kasım’daki yürüyüş bizim açımızdan önemli. Çünkü iklim krizinin küresel niteliği, emek mücadelesinin de uluslararası bir dayanışma zemini kurmasını zorunlu kılıyor. Şu ana kadar 45 farklı ülkeden yaklaşık 120 sendikacının TUED toplantısına kayıt yaptırmış olması da bu ihtiyacın karşılık bulduğunu gösteriyor.

Tarım Orkam-Sen olarak biz de Antalya’daki bu ortak mücadelenin içerisinde yer alacağız. Bizim açımızdan yürüyüş, yalnızca iklim krizine karşı bir itirazı ifade etmek değil; emeğin, doğanın ve toplumun ortak çıkarlarını savunan taleplerin birlikte görünür hale getirilmesi anlamına geliyor.

Taleplerimiz arasında fosil yakıtlara dayalı ve doğayı tahrip eden enerji politikalarından vazgeçilmesi, enerji dönüşümünün emekçilerin haklarını geriletmeden gerçekleştirilmesi, güvenceli ve insanca çalışma koşullarının korunması, kamusal ve demokratik bir enerji politikası oluşturulması var.

Yani bizim savunduğumuz enerji dönüşümü, şirketlerin yeni yatırım alanlarına dönüşen bir “yeşil dönüşüm” değil; enerji demokrasisini, emekçilerin haklarını ve kamusal yararı merkeze alan adil bir dönüşüm.

6. Antalya’dan geriye ne kalacak?: 20 Kasım’da COP31 bittiğinde, siz Antalya’dan geriye ne kalmasını istiyorsunuz?

Biz Antalya’dan yalnızca bir sonuç bildirgesi kalmasını istemiyoruz. Birbirini daha önce tanımayan mücadelelerin birbirini tanıdığı, ortak talepler geliştirdiği ve birlikte hareket etmeye başladığı bir örgütlenme zemini kalmasını istiyoruz.

COP31 sona erecek ama iklim krizi sona ermeyecek. Antalya’dan çıktıktan sonra da ormanlarda, tarım alanlarında, maden sahalarında, işyerlerinde ve yaşam alanlarında mücadele devam edecek.

Bu nedenle bizim açımızdan başarı, COP31’in sonunda devletlerin ne söylediğinden ibaret değil. Emekçilerin ve halkların kendi sözünü ne kadar güçlü kurabildiği, farklı mücadelelerin ne kadar ortaklaşabildiği ve bu ortaklığın Antalya sonrasında ne kadar sürdürülebileceği önemli.

Tarım Orkam-Sen açısından Antalya’dan geriye daha güçlü bir emek-ekoloji ortaklığı, daha güçlü bir uluslararası sendikal dayanışma ve mücadeleleri birbirine bağlayan kalıcı bir toplumsal örgütlenme kalmasını istiyoruz.

Çünkü iklim krizinin karşısında yalnızca politika değişikliği değil, bu politikaların kim tarafından belirleneceğine ilişkin de bir değişim gerekiyor. Bizim için asıl mesele, geleceğin kararlarının şirketlerin çıkarları doğrultusunda değil; emeğin, doğanın ve toplumun ortak çıkarları doğrultusunda alınmasıdır. Bu nedenle HİZ’in yaratacağı atmosferi, yeni dayanışma ağlarına ve modellerine kapı aralayabilecek bir zemin olarak görüyoruz.


Yayın Linki