1.
COP’lar neden düzenleniyor?
Öncelikle
COP’un ne olduğunu açıklamak gerekiyor. COP, Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında ülkelerin bir araya gelerek iklim
kriziyle mücadele konusunda ortak kararlar almaya çalıştığı uluslararası
toplantılar dizisi. 1995 yılından bu yana düzenleniyor. Bu toplantılarda sera
gazı emisyonlarının azaltılması, iklim değişikliğine uyum, iklim finansmanı ve
ülkelerin sorumlulukları gibi konular ele alınıyor. 2015 yılında kabul edilen
Paris Anlaşması da bu sürecin önemli bir parçası.
Bu
toplantıların yapılması elbette önemli. Çünkü iklim krizi tek bir ülkenin kendi
başına çözebileceği bir sorun değil. Ülkelerin ortak hedefler belirlemesi,
sorumluluklarını tartışması ve birlikte hareket etmesi gerekiyor. Ancak
yaklaşık otuz yıldır bu toplantılar yapılmasına, çeşitli kararlar alınmasına ve
hedefler açıklanmasına rağmen iklim krizi derinleşmeye devam ediyor.
Dolayısıyla burada, alınan kararların neden yeterli sonuçlar üretmediğini de
tartışmamız gerekiyor.
Bizce
temel sorunlardan biri, iklim krizinin çoğu zaman teknik bir mesele olarak ele
alınması. Sanki yalnızca karbon salımlarını azaltarak sorunu çözebilirmişiz
gibi bir yaklaşım var. Oysa bu salımları ortaya çıkaran üretim biçimlerini,
enerji politikalarını ve ekonomik ilişkileri de tartışmak zorundayız. Sürekli
büyümeyi ve daha fazla kâr elde etmeyi esas alan bir ekonomik model içerisinde
doğa, sınırsız bir hammadde kaynağı olarak görülüyor. Fosil yakıtların yoğun
kullanımı da bu üretim modelinin bir sonucu.
Bugün
bir yandan iklim kriziyle mücadele edildiği açıklanırken diğer yandan kömür
yatırımları, madencilik faaliyetleri ve doğal varlıkları tahrip eden projeler
devam edebiliyor. Türkiye'de de ormanların, tarım alanlarının, meraların ve su
kaynaklarının enerji ve maden projeleri nedeniyle tehdit altında olduğunu
görüyoruz. Bu durum, açıklanan hedeflerle uygulanan politikalar arasında ciddi
bir çelişki olduğunu gösteriyor.
Antalya'da
COP31'e ev sahipliği yapılacak olması bu nedenle önemli bir fırsat. Ancak bir
ülkenin iklim zirvesine ev sahipliği yapması, kendi iklim politikalarının
yeterli olduğu anlamına gelmiyor. Asıl mesele, açıklanan hedeflerin hangi somut
politikalarla hayata geçirileceği ve bu politikaların toplumun yaşamında nasıl
bir karşılık bulacağı.
Bir de
kararların kimler tarafından alındığı meselesi var. Devletler müzakereleri
yürütüyor; büyük şirketler ve ekonomik aktörler de bu süreçleri
etkileyebiliyor. Fakat iklim krizinin sonuçlarını doğrudan yaşayan emekçilerin,
çiftçilerin ve yerel toplulukların talepleri aynı ölçüde belirleyici
olamayabiliyor.
Tarım
Orkam-Sen olarak biz bu konuyu çalışma yaşamından bağımsız değerlendirmiyoruz.
Aşırı sıcaklar tarım emekçilerinin çalışma koşullarını ağırlaştırıyor. Kuraklık
tarımsal üretimi ve üreticilerin geçimini etkiliyor. Uzayan yangın dönemleri
ise orman emekçilerinin iş sağlığı ve güvenliği açısından yeni riskler
yaratıyor. Dolayısıyla iklim krizi bizim için yalnızca çevrenin korunması
değil, aynı zamanda çalışma koşulları, kamu hizmetleri ve toplumun temel
ihtiyaçları meselesi.
Burada
adil geçiş kavramı da önem kazanıyor. Fosil yakıtlara dayalı enerji sisteminden
uzaklaşmak gerekiyor; ancak bu dönüşümün bedeli çalışanlara ödetilmemeli. İş
güvencesi, sendikal haklar, yeniden eğitim olanakları ve kamusal planlama
dönüşümün temel unsurları olmalı. Çalışanların karar süreçlerine katılmadığı ve
güvencesizliğin arttığı bir dönüşümün adil olduğunu söyleyemeyiz.
Dolayısıyla
COP’ların önemini kabul etmekle birlikte, bu toplantılarda alınan kararların
yeterliliğini de sorguluyoruz. Bizim açımızdan asıl mesele, iklim krizinin
nasıl yönetileceğinin yanında, onu derinleştiren politikaların nasıl
değiştirileceği ve bu değişimin kimlerin katılımıyla gerçekleştirileceği.
2.
Uzun süredir Halkların İklim Zirvesi çalışması var. Neden böyle bir çalışma
yapılıyor?
Aslında Halkların İklim
Zirvesi yeni ortaya çıkmış bir düşünce değil. Otuz yılı aşan uluslararası bir
geçmişi var. Bu geçmişi anlamak için Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen
iklim zirvelerine, yani COP süreçlerine kısaca bakmak gerekiyor.
1992 yılında Rio’da
gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’yla başlayan
süreç, 1995 yılından itibaren düzenli iklim zirveleriyle devam etti. 1997 Kyoto
Protokolü ve 2015 Paris Anlaşması gibi önemli uluslararası kararlar alındı.
Ancak aradan geçen otuz yılı aşkın sürede, iklim krizini durduracak ölçüde bir
ilerleme sağlanamadı. Ülkelerin verdikleri taahhütlerle uyguladıkları
politikalar arasındaki fark devam etti.
Bu süreçte iklim
krizinin yalnızca devletlerin kendi aralarında yapacakları müzakerelerle
çözülemeyeceği düşüncesi giderek güçlendi. Çünkü iklim krizi yalnızca
atmosferdeki karbon miktarının artması meselesi değil. Aynı zamanda üretim
biçimleriyle, enerji politikalarıyla, tarımla, gıdayla, çalışma yaşamıyla ve
toplumsal eşitsizliklerle doğrudan ilişkili bir sorun. Üstelik krizin ortaya
çıkmasında en az sorumluluğu bulunan toplumlar, çoğu zaman sonuçlarından en
ağır biçimde etkilenen kesimler oluyor.
Bu nedenle dünyanın
farklı bölgelerinde çevre hareketleri, sendikalar, yerli halklar, köylü
örgütleri ve gençlik hareketleri bir araya gelerek kendi alternatif
buluşmalarını düzenlemeye başladılar.
Bunun ilk önemli
örneklerinden birini 1992 Rio Konferansı sırasında düzenlenen Küresel Forum’da
görüyoruz. 2009 yılında Kopenhag’daki COP15 sırasında Klimaforum (iklim forumu)
gerçekleştirildi. 2010 yılında Bolivya’da Dünya Halklarının İklim Değişikliği ve
Toprak Ana Hakları Konferansı düzenlendi.
2021 yılında
Glasgow’daki COP26 sırasında gerçekleştirilen Halkların İklim Zirvesi ise bu
hareketin önemli buluşmalarından biri oldu. Sendikalar, ekoloji örgütleri,
yerli halklar ve gençlik hareketleri iklim adaleti, emek hakları ve adil geçiş
gibi konuları birlikte tartıştılar.
Son olarak 2025 yılında
Brezilya’nın Belém kentinde, COP30’a paralel olarak düzenlenen Halkların
Zirvesi’nde bu uluslararası birikim daha da görünür hale geldi.
Bütün bu
buluşmaların ortak bir düşüncesi var: İklim krizinin çözümünde, bu krizin
sonuçlarını yaşayan halkların ve emekçilerin de doğrudan söz sahibi olması
gerekiyor.
Şimdi bu tarihsel
birikim ve sorumluluk Antalya’ya taşınıyor.
COP31’in Antalya’da
yapılacağının kesinleşmesinin ardından, Aralık 2025’te İklim Adaleti
Koalisyonu, Ekoloji Birliği ve Türkiye Çevre Platformu’nun başlattığı girişim;
sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın ve gençlik hareketlerinin, yerel
ekoloji mücadelelerinin katılımıyla genişledi.
Aslında bu çalışma
Türkiye’de sıfırdan başlamadı. Yıllardır toprağını, suyunu ve ormanını korumaya
çalışan yerel toplulukların, ekoloji ve emek örgütlerinin önemli bir mücadele
birikimi var. Özellikle 7554 sayılı Kanun’a karşı yürütülen mücadeleler ve Toprağımızı Vermiyoruz kampanyası, farklı bölgelerdeki
hareketlerin birbirini tanıması ve ortak çalışma ilişkileri geliştirmesi
bakımından önemli bir deneyim oluşturdu.
HİZ’in temel
amaçlarından biri de bu farklı mücadeleleri ortak bir zeminde buluşturmak.
Çünkü madencilik projeleri, ormanların tahribi, tarımsal üretimde yaşanan
sorunlar, kuraklık ve emekçilerin çalışma koşulları ilk bakışta birbirinden
farklı görünse de aslında doğal varlıkların nasıl kullanıldığı, ekonomik
kararların nasıl alındığı ve sonuçlarına kimin katlandığı gibi ortak sorulara
dayanıyor.
Burada COP31 ile HİZ
arasındaki ilişkiyi de doğru kurmak gerekiyor. Biz HİZ’i COP31’e rakip ya da
yalnızca ona karşı düzenlenen bir toplantı olarak görmüyoruz. COP31 devletlerin
resmî müzakereler yürüttüğü bir süreç. HİZ ise iklim krizinin sonuçlarını yaşayan
insanların kendi deneyimlerini, taleplerini ve çözüm önerilerini ortaya
koyabileceği bir toplumsal alan. Yani iklim politikalarının yalnızca teknik ve
ekonomik boyutlarını değil, toplumsal sonuçlarını da tartışmak istiyoruz.
Tarım Orkam-Sen
açısından bu çalışma doğrudan sendikal sorumluluklarımızla ilgili. Çünkü
tüzüğümüzde üyelerimizin ekonomik ve özlük haklarının yanı sıra tarımın,
ormanların, su ve gıda varlıklarının korunması, kamu yararı ve ekolojik
dengenin savunulması da yer alıyor. Üstelik tarım ve ormancılık alanında
çalışan kamu emekçileri, mesleki bilgi ve deneyimleriyle bu tartışmalara önemli
katkılar sunabilecek bir konumda.
HİZ’in bir diğer önemli
özelliği de örgütlenme anlayışı. Yerel meclisler, farklı konularda çalışan
tematik gruplar ve dayanışma ağlarıyla geniş bir toplumsal katılım
hedefleniyor. Bu nedenle HİZ’i yalnızca Kasım ayında Antalya’da yapılacak beş
günlük bir etkinlik olarak değerlendirmiyoruz. Antalya’daki buluşma, daha uzun
soluklu bir örgütlenme sürecinin önemli bir aşaması.
Çünkü mesele
yalnızca Antalya’da beş gün boyunca ne konuşacağımız değil; Antalya’dan sonra
birlikte ne yapabileceğimiz.
3.
14-18 Kasım sürecinde neler planlanıyor? Beklentileriniz nedir?
14-18
Kasım tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi,
hazırlık sürecinde kurulan ilişkilerin bir araya geleceği ve ortak
tartışmaların yoğunlaşacağı önemli bir buluşma olacak.
Dünyanın
farklı bölgelerinden sendikaların, ekoloji örgütlerinin, kadın örgütlerinin,
gençlik hareketlerinin, çiftçilerin ve yerel toplulukların katılımıyla iklim
krizinin farklı boyutlarının ele alınmasını bekliyoruz. Bu buluşmada amaç
yalnızca sorunları sıralamak değil; farklı deneyimlerden hareketle ortak
talepler geliştirmek ve bunların nasıl hayata geçirilebileceğini tartışmak.
Tarım
Orkam-Sen olarak özellikle tarım, ormancılık, gıda, su ve kamu hizmetleriyle
iklim krizi arasındaki ilişkinin görünür olmasını önemsiyoruz. Tarımda yaşanan
kuraklık yalnızca üreticinin sorunu değil; gıda fiyatlarını, kırsal istihdamı
ve toplumun beslenme koşullarını da etkiliyor. Orman yangınları da yalnızca
ekosistem kaybı anlamına gelmiyor; yangınlarla mücadele eden çalışanların
sağlığını, çalışma sürelerini ve güvenliğini de ilgilendiriyor. Bu nedenle
iklim politikalarının çalışma yaşamını ve kamu hizmetlerini nasıl
etkileyeceğinin tartışılması gerekiyor. Yeterli personel, güvenli çalışma
koşulları, bilimsel planlama ve kamu kaynaklarının toplum yararına kullanılması
bu açıdan önemli.
14
Kasım'da düzenlenecek Küresel Eylem Yürüyüşü de sürecin önemli parçalarından
biri. Bu yürüyüşte farklı ülkelerden ve sektörlerden emekçilerin ortak
taleplerinin görünür hale gelmesini istiyoruz. Uluslararası sendikal dayanışma
burada ayrı bir önem taşıyor. TUED ile yürütülen çalışmalar kapsamında,
hazırlık belgelerimizde 45 ülkeden yaklaşık 120 sendikacının toplantıya kayıt
yaptırdığı bilgisi yer alıyor. Enerji, maden, sanayi, tarım ve kamu hizmetleri
gibi farklı alanlardan sendikaların bir araya gelmesi, iklim politikalarının
emekçiler üzerindeki etkilerini uluslararası deneyimler üzerinden tartışma
olanağı sağlayacak.
Bu
çerçevede enerji dönüşümü önemli gündemlerden biri. Fosil yakıtlara dayalı
enerji politikalarından uzaklaşılması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak dönüşümün
yalnızca şirketlere yeni yatırım alanları açan bir süreç olarak yürütülmesini
yeterli bulmuyoruz. Enerji politikalarının kamusal yarar gözetilerek
planlanması, çalışanların haklarının korunması ve sendikaların karar
süreçlerine katılması gerekiyor.
Hazırlık
sürecinin örgütlerimize aktarılması da bizim için önemli. KESK ile birlikte
hazırladığımız Halkların İklim Zirvesi tanıtım kitapçığı yayımlandı ve
şubelerimize dağıtılmaya başlandı. Bu çalışma aracılığıyla HİZ’in yaklaşımını,
amaçlarını ve örgütlenme anlayışını sendikamızın bütününe ulaştırmayı
hedefliyoruz. Şubelerimizin kendi bölgelerindeki sorunları bu çerçevede
tartışması ve yerel mücadelelerle ilişkiler kurması da sürecin güçlenmesine
katkı sağlayacaktır.
Peki,
bütün bunların sonunda ne bekliyoruz?
Öncelikle
farklı mücadele alanlarının birbirini tanımasını ve ortaklaşabileceği konuları
belirlemesini istiyoruz. İklim krizinin yalnızca çevre politikaları üzerinden
değil, emek, gıda, su, kamu hizmetleri ve toplumsal eşitsizliklerle birlikte
ele alınmasını önemsiyoruz. Ayrıca Antalya'da kurulan ilişkilerin zirve
sonrasında da devam etmesini bekliyoruz. Bizim açımızdan başarı yalnızca
katılımcı sayısıyla ya da ortaya çıkacak sonuç metniyle ölçülemez. Birbirini
daha önce tanımayan örgütlerin ortak çalışmalar başlatması, uluslararası
sendikal dayanışmanın güçlenmesi ve yerel mücadeleler arasında kalıcı
ilişkilerin kurulması da önemli sonuçlar olacaktır.
COP31
sona erdiğinde iklim krizi devam edecek. Tarım alanlarında, ormanlarda, maden
sahalarında ve işyerlerinde bu sorunlarla karşılaşmayı sürdüreceğiz. Bu nedenle
Antalya’da ortaya çıkacak ortaklığın günlük mücadelelerimizle bağının
kurulmasını istiyoruz. Bizim beklentimiz, buradan daha güçlü bir emek-ekoloji
işbirliği ve farklı toplumsal kesimlerin birlikte hareket edebileceği kalıcı
bir örgütlenme zeminiyle ayrılmak.
4.
KESK olarak bu sürecin neresindesiniz?
KESK,
Halkların İklim Zirvesi’nin hazırlık ve örgütlenme çalışmalarında yer alan
bileşenlerinden biri. Tarım Orkam-Sen de hem KESK’in bir üyesi olarak hem de
tarım ve ormancılık hizmet kolundaki deneyimini sürece taşıyarak bu çalışmaya
katkı sunuyor.
KESK’in
bu sürecin içerisinde bulunmasının temel nedenlerinden biri, sendikal
mücadeleyi yalnızca ücret ve özlük haklarıyla sınırlı görmemesi. Çalışma
koşullarının yanı sıra kamu hizmetlerinin niteliği, bu hizmetlerin toplumun
ihtiyaçlarına nasıl yanıt verdiği ve kamusal kaynakların nasıl kullanıldığı da
sendikal mücadelenin önemli başlıkları.
İklim
krizi bu konuların tamamını etkiliyor. Kamu hizmetlerinin değişen koşullara
hazırlanması, çalışanların sağlığının korunması, yeterli personel ve kaynak
sağlanması gerekiyor. Aynı zamanda tarım, ormancılık, sağlık ve diğer alanlarda
kamu hizmetlerinin toplumun ihtiyaçları doğrultusunda güçlendirilmesi önem
taşıyor.
KESK
açısından doğal varlıkların ve temel hizmetlerin piyasa ilişkilerine tabi hale
getirilmesi de önemli bir sorun. İklim kriziyle mücadele adı altında
geliştirilen politikaların yeni piyasa alanları yaratmakla sınırlı kalması,
dönüşümün maliyetinin çalışanlara ve toplumun geniş kesimlerine yüklenmesi
riskini beraberinde getiriyor. Bu nedenle iklim politikalarının kamusal yararı
esas alması ve çalışanların karar süreçlerine katılması gerektiğini
savunuyoruz.
HİZ’in
hazırlık çalışmalarında yer alarak farklı toplumsal kesimlerin deneyimlerini
ortaklaştırmaya, yerel mücadelelerle ilişkiler kurulmasına ve iklim krizinin
emek boyutunun görünür hale gelmesine katkı sunuyoruz. Tanıtım kitapçığının
hazırlanması ve şubelerimize ulaştırılması da bu çalışmanın bir parçası.
Tarım
Orkam-Sen’in bu süreçteki katkısı ise tarım ve ormancılık alanındaki çalışma
yaşamını, kamusal sorumlulukları ve doğal varlıkların korunmasını aynı
çerçevede ele almak. Üyelerimizin mesleki bilgisi, tarımsal üretimin geleceği,
su kaynaklarının korunması ve ormanların yönetimi gibi konularda toplumsal
tartışmalara katkı sunabilecek önemli bir birikim oluşturuyor. Biz bu birikimin
yalnızca kurumların günlük işleyişi içerisinde kalmaması, toplum yararına
kullanılabilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Örneğin tarım politikaları
değerlendirilirken yalnızca üretim miktarına ve ekonomik getirisine değil,
toprağın ve suyun korunmasına, üreticilerin geçim koşullarına ve toplumun
sağlıklı gıdaya erişimine de bakılmalı. Ormancılık politikalarında da ekolojik
denge, kamu yararı ve çalışanların güvenliği birlikte değerlendirilmelidir.
KESK’in
HİZ içerisindeki katkısını, sendikal deneyimi daha geniş bir toplumsal
mücadeleyle buluşturmak olarak tanımlayabiliriz. Ancak bu sürecin yalnızca
sendikalar üzerinden yürütülmesini değil, yerel toplulukların, çiftçilerin,
kadınların, gençlerin ve ekoloji hareketlerinin de kendi deneyimleriyle
belirleyici olmasını önemsiyoruz. Bundan sonraki aşamada, Antalya’daki
buluşmada kurulan ilişkilerin farklı kentlerde ve mücadele alanlarında
sürdürülmesi gerekiyor. KESK ve bağlı sendikalar açısından bu, iklim krizine
ilişkin tartışmaların işyerlerine, şubelere ve üyelerimize taşınması; yerel
sorunların ortak taleplerle ilişkilendirilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla
biz HİZ’i yalnızca katıldığımız bir etkinlik olarak görmüyoruz. Sendikal
mücadelemizin toplumsal boyutunu güçlendirebilecek, emek ve ekoloji alanlarında
ortak çalışma olanakları yaratabilecek bir süreç olarak değerlendiriyoruz.
Antalya'dan sonra bu ilişkilerin ne ölçüde sürdürülebildiği, ortak çalışmaların
ne kadar geliştirilebildiği de bizim açımızdan önemli olacak.
5. İklim krizinin etkilerini artık günlük
yaşamımızda da görüyoruz. Peki Türkiye’de değişen iklim koşulları tarımsal
üretimi, ormanları ve kırsal yaşamı nasıl etkiliyor? Önümüzdeki yıllarda bizi
nasıl bir tablo bekliyor?
İklim krizinin belki de
en önemli özelliklerinden biri, etkilerinin artık geleceğe ilişkin bir öngörü
olmaktan çıkıp günlük yaşamımızın bir parçası haline gelmesi.Türkiye açısından
baktığımızda bu değişimi en açık biçimde tarımda ve ormanlarda görüyoruz. Çünkü
her iki alan da sıcaklığa, yağış rejimine ve su kaynaklarına doğrudan bağımlı.
İklim değişikliğiyle
birlikte yalnızca sıcaklıklar artmıyor; mevsimlerin düzeni, yağışların zamanı
ve miktarı, kuraklık dönemlerinin süresi de değişiyor. Bunun sonucunda
Türkiye’nin tarımsal üretim coğrafyası da dönüşmeye başlıyor.
Örneğin geçmişte
belirli bölgelerde yetiştirilen bazı ürünler için uygun iklim koşulları
değişiyor. Bazı ürünlerin yetiştirilebildiği alanlar daralırken, bazı ürünler
daha yüksek rakımlara veya farklı bölgelere doğru kayabiliyor. Yani önümüzdeki
dönemde yalnızca ne kadar ürettiğimiz değil, hangi ürünü
nerede yetiştirebileceğimiz de temel bir mesele haline gelecek.
Burada ürün deseni
dediğimiz konu önem kazanıyor. Çünkü bir bölgede yıllardır yetiştirilen ürünün,
değişen sıcaklık ve yağış koşulları nedeniyle aynı verimlilikle üretilebilmesi
artık mümkün olmayabilir.
Ancak ürün desenini
değiştirmek yalnızca çiftçiye farklı bir ürün ekmesini söylemekle gerçekleşmez.
Toprağın yapısı, su varlığı, üreticinin bilgi ve deneyimi, tarımsal altyapı ve
ekonomik koşullar birlikte değerlendirilmek zorunda.
Bir başka önemli
sorun da su.
Türkiye’de tarımsal
üretimin önemli bir bölümü sulamaya bağımlı. Ancak sıcaklıkların artması,
buharlaşmanın çoğalması ve yağış rejiminin değişmesi su kaynakları üzerindeki
baskıyı artırıyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde bazı bölgelerde tarımsal
sulamanın sınırlandırılması, su tüketimi yüksek ürünlerin yeniden
değerlendirilmesi ve üretim planlamasının havzaların su kapasitesine göre
yapılması gerekecek.
Burada önemli bir
çelişkiyle karşı karşıyayız: Bir taraftan tarımsal üretimi artırmak istiyoruz,
diğer taraftan bu üretimi mümkün kılan su kaynakları giderek daha fazla baskı
altında kalıyor.
Bu nedenle tarımsal
üretimin geleceğini yalnızca verimlilik ve ekonomik kazanç üzerinden değil, toprağın ve suyun sürdürülebilirliği üzerinden de
değerlendirmek zorundayız.
Ormancılık alanında
ise iklim krizinin en görünür sonuçlarından biri orman yangınları.
Artan sıcaklıklar,
uzayan kurak dönemler ve değişen rüzgâr koşulları, orman yangınlarının daha
hızlı yayılmasına ve bazı koşullarda daha şiddetli hale gelmesine neden
olabiliyor.
Ancak burada önemli bir
ayrım yapmak gerekiyor. Orman yangınlarını yalnızca iklim değişikliğiyle
açıklayamayız. Arazi kullanımındaki değişimler, ormanların yapısı, insan
faaliyetleri ve ormancılık politikaları da yangın riskini etkiliyor.
Bu nedenle yalnızca
yangın çıktıktan sonra nasıl müdahale edeceğimizi değil, ormanların yangına
karşı dayanıklılığını nasıl artıracağımızı da tartışmamız gerekiyor.
Bir de çoğu zaman
yeterince konuşmadığımız orman köylüleri meselesi var.
Türkiye’de milyonlarca
insan orman köylerinde yaşıyor. Bu insanların yaşamı yalnızca ormanlardan elde
edilen ürünlere değil; hayvancılığa, arıcılığa, küçük ölçekli tarıma ve ormanla
kurdukları çok yönlü ekonomik ilişkilere dayanıyor.
Orman yangınları
yalnızca ağaçları yok etmiyor. Meraları, arıcılık alanlarını, tarımsal üretimi,
hayvanların beslenme kaynaklarını ve köylülerin geçim olanaklarını da
etkiliyor. Üstelik yangın sonrasında bir orman alanının yeniden
ağaçlandırılması, o bölgede kaybedilen bütün ekolojik ve ekonomik ilişkilerin
kısa sürede yeniden kurulabileceği anlamına gelmiyor.
Bu nedenle orman
köylülerinin yalnızca yangınlardan etkilenen insanlar olarak değil, ormanların
korunmasında bilgi ve deneyim sahibi, sürecin doğrudan parçası olan topluluklar
olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Orman köylerinin ekonomik ve sosyal olarak
güçlendirilmesi, kırsal nüfusun korunması ve yerel toplulukların orman
yönetimine katılması, aynı zamanda ormanların geleceği açısından da önem
taşıyor.
Sonuç olarak iklim
krizi Türkiye’nin yalnızca doğal çevresini değil, tarımsal üretim coğrafyasını
ve kırsal yaşamın geleceğini de değiştiriyor.
Bu nedenle tarım,
ormancılık ve su politikalarını birbirinden bağımsız düşünemeyiz. Bir havzada
su kaynaklarının nasıl kullanıldığı, hangi ürünlerin yetiştirildiği, ormanların
nasıl korunduğu ve kırsal nüfusun nasıl yaşadığı birbiriyle doğrudan bağlantılı.
İklim krizine uyum
sağlamak, yalnızca değişen doğa koşullarına ayak uydurmak değil; toprağı, suyu,
ormanları ve bu alanlarda yaşayan insanları birlikte koruyacak yeni bir
yaklaşım geliştirmek demektir.
6. Peki COP
süreçlerinden, Halkların İklim Zirvesi’nden ve genel olarak ekoloji
mücadelesinden umutlu musunuz?
Bu mücadelenin
içerisinde hem umudu hem de umutsuzluğu bir arada görüyoruz. Önce umutsuzluğa
neden olan tabloya bakmak, hatta iklim kriziyle mücadele konusunda bir
samimiyet testi yapmak gerektiğini düşünüyorum.
Çok geriye gitmeden,
yalnızca son iki yılda Türkiye’de yaşanan üç gelişmeyi hatırlatmak istiyorum.
Birincisi, 2025
yılında çıkarılan İklim Kanunu.
Türkiye’nin ilk İklim
Kanunu teklifi, 20 Şubat 2025 tarihinde TBMM’ye sunuldu. 26 Şubat’ta Çevre
Komisyonunda kabul edildi ve 8 Nisan’da Genel Kurulda görüşülmeye başlandı.
Ancak kamuoyundan, ekoloji örgütlerinden ve muhalefetten yükselen tepkilerin
ardından, dört maddesi kabul edilmişken görüşmelere ara verildi. O günlerde
kanunun geri çekildiği söylendi. Oysa teklif geri çekilmemişti. Yaklaşık iki
buçuk ay sonra, 25 Haziran’da Meclis görüşmelere beşinci maddeden devam etti.
Kanun, 2 Temmuz 2025’te kabul edildi ve 9 Temmuz’da Resmî Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Peki, bütün bu
tartışmaların ardından nasıl bir İklim Kanunu çıkarıldı?
Fosil yakıtlardan çıkış
için somut bir takvim belirlemeyen, sera gazı emisyonlarının azaltılmasına
ilişkin doğrudan ve bağlayıcı sayısal sınırlar koymayan, buna karşılık karbon
piyasalarına ve emisyon ticaret sistemine geniş yer veren bir kanun. Yani iklim
krizine yol açan üretim ve enerji politikalarının köklü biçimde
dönüştürülmesinden çok, karbon salımının piyasa mekanizmaları içerisinde
yönetilmesine odaklanan bir düzenleme.
İkincisi,
Türkiye’nin COP30 sürecinde verdiği iklim taahhütleri.
Türkiye, 2035 yılı için
sera gazı emisyonlarında 466 milyon tonluk bir azaltım hedefi açıkladı. İlk
duyulduğunda oldukça önemli bir rakam gibi görünüyor. Ancak bu azaltım bugünkü
emisyon miktarına göre değil, 2035 yılında ulaşılacağı varsayılan çok daha yüksek
bir emisyon seviyesine göre hesaplanıyor. Başka bir ifadeyle, mevcut
emisyonların azaltılması değil, gelecekteki artışın sınırlandırılması
hedefleniyor. Türkiye bir taraftan 2053 yılı için net sıfır emisyon hedefi
açıklarken, diğer taraftan 2035 yılına kadar emisyonların bugünkü düzeyin
üzerinde kalmasına imkân tanıyan bir yol izliyor.
Oysa iklim krizi
varsayımsal senaryolara göre değil, atmosfere gerçekten salınan sera gazlarına
göre ilerliyor.
Üçüncüsü ise
samimiyet testinin belki de en somut, herkesin anlayabileceği örneği.
Türkiye, Kasım ayında
Antalya’da COP31’e ev sahipliği yapacak. Dünyanın dört bir yanından insanlar
iklim krizini, doğanın korunmasını ve sürdürülebilir bir geleceği konuşmak
üzere Antalya’ya gelecek.
Ama aynı Antalya’da,
COP31’in otopark ihtiyacını karşılamak amacıyla 65 dekar özel mülkiyetteki
tarım arazisi için acele kamulaştırma kararı alındı. Hemen bitişiğindeki Batı
Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü’ne (BATEM) ait birinci sınıf tarım
arazileriyle birlikte, basına ve meslek örgütlerinin açıklamalarına göre toplam
yaklaşık 300 dekar tarım arazisi otoparka dönüştürülüyor.
Bir taraftan iklim
krizine karşı mücadeleyi, toprağın ve doğanın korunmasını konuşacağız; diğer
taraftan bu toplantıya gelen araçları park edebilmek için tarım topraklarını
ortadan kaldıracağız.
İşte bu çelişkiler
insanı umutsuzluğa sürüklüyor. Çünkü iklim kriziyle mücadelede asıl mesele, ne
kadar büyük toplantılar düzenlediğimiz ya da ne kadar iddialı hedefler
açıkladığımız değil, söylediklerimizle yaptıklarımızın ne kadar örtüştüğüdür.
Ama bütün bunlara
rağmen umutlu olduğumuz çok önemli bir taraf da var.
Türkiye’de çok güçlü ve
köklü bir ekoloji mücadelesi var. Bugün ülkenin neredeyse her bölgesinde,
ormanlarını, tarım topraklarını, meralarını, suyunu ve yaşam alanlarını korumak
için mücadele eden insanlar var. Özellikle 7554 sayılı Kanun’la birlikte doğanın
ve yaşam alanlarının sermaye yatırımlarına açılmasına karşı ülke çapında ortak
bir mücadele zemini oluştu.
Bu açıdan, 7554 sayılı
Kanun’un ardından örgütlenen Toprağımızı Vermiyoruz
kampanyası çok önemli bir eşikti. Yüzlerce bağımsız ekoloji örgütü,
dernek, sendika, meslek örgütü, siyasi parti ve yerel mücadele bir araya geldi.
Farklı geçmişlerden, farklı mücadele deneyimlerinden gelen insanlar ortak bir
amaç etrafında buluştu. Belki de en önemlisi, birbirinden bağımsız hareket eden
bu yapılar birlikte düşünmeyi, birlikte karar almayı ve birlikte yol yürümeyi
öğrendi. Bu, yalnızca bir kampanyanın başarısı değil, gelecekteki mücadeleler
açısından da çok değerli bir örgütlenme deneyimiydi.
Ve tabii ki bugün
konuştuğumuz Halkların İklim Zirvesi çalışmaları var.
COP31’in Antalya’da
yapılacağının açıklanmasının hemen ardından Türkiye’deki sivil inisiyatiflerin
hızla bir araya gelmesi, ortak bir çalışma başlatması ve bu birlikteliği bugüne
kadar taşıması son derece önemli. Üstelik bu çalışma yalnızca Antalya’da düzenlenecek
birkaç günlük bir etkinliğin hazırlığı değil. Yerel meclisleriyle, tematik
çalışma gruplarıyla, emek örgütleriyle, ekoloji hareketleriyle ve farklı
toplumsal kesimlerin katılımıyla kalıcı bir dayanışma ve mücadele zemini
oluşturma çabası.
Bence umut tam da
burada.
Çünkü umut, iklim
krizinin kendiliğinden çözüleceğine inanmak değil; onu yaratan politikalara
karşı birlikte mücadele edebilecek toplumsal gücün oluştuğunu görmek.
Bizim umudumuz da bu
örgütlü toplumsal güçten geliyor. Bu birikimle, bu dayanışmayla ve birlikte
mücadele etme iradesiyle, bu mücadeleyi eninde sonunda kazanacağımıza
inanıyorum.